Ben Mehmet Emin Kuş olarak, büyük halk ozanı Mahsuni Şerif’i uzun yıllar boyunca çok farklı bilir, tanır ve severdim. Onu; mazlumun yanında duran, adaleti haykıran, halkın derdiyle dertlenen bir ozan olarak gördüm. Türkülerinde yoksulun sesi, ezilenin isyanı, vicdanın dili vardı.
Ta ki, aşağıda anlatacağım gerçekleri Mahzuni Şerif’in büyük oğlu Emrah Mahzuni’den bizzat öğreninceye kadar…
Bu yazı bir efsaneyi yıkmak için değil; efsane ile insan arasındaki derin uçurumu göstermek için yazılıyor. Çünkü bazen insanı en çok yıkan şey, düşmanların değil; en çok inandıklarının gerçeğidir.
Mahzuni Şerif’in hayatı, sanıldığı kadar tek parça ve pürüzsüz değildir. Üç evlilik, üç ayrı hikâye ve geride kalan çok sayıda kırık hayat… İlk eşi Emine Hanım’la olan evliliğinde Mahzuni’nin doğrudan bir iradesi olmadığını, ailesinin onu Mersin’de okurken habersizce evlendirdiğini öğreniyoruz. Bu evlilikten bir kızı olur: Züleyha.
İkinci evlilik, Emrah Mahzuni’nin annesi Suna Hanımladır. Bu evlilik severek, isteyerek olur. Hatta Mahzuni Şerif, bu ilişki uğruna askerlik kariyerini, astsubay olma ihtimalini dahi kaybeder. Ancak bu evlilik de uzun sürmez. Dördüncü ya da beşinci yılında Suna Hanım, üç çocuğuyla birlikte terk edilir. Çocuklar anne-baba sıcaklığını bilmeden, dede ve ninenin yanında büyür. Berçenek’te iki oğlan bir kız…
Bu çocuklardan biri, Ferhat… Sağır ve dilsiz. Bugün hâlâ sokaklarda, kendi kaderine terk edilmiş bir hayatın içinde. İşte en çok burası yakıyor insanın içini. Çünkü türkülerinde “adalet” diyen bir ozanın, kendi evladına adalet borçlu kalması, kolay taşınır bir çelişki değil.
Üçüncü evlilikten sonra ise bu üç çocuk neredeyse tamamen unutulur. Yaşanan acıların, yoklukların, dışlanmışlıkların ayrıntılarına burada girmeye gerek yok; çünkü bazı hikâyeler anlatıldıkça değil, susuldukça daha ağırdır.
Ve sonra en sarsıcı gerçek…
Hayatı boyunca “halk adamı”, “adalet dağıtan ozan” olarak bilinen Mahzuni Şerif, ölümünden sadece altı ay önce, noter huzurunda yaptığı bir vasiyetle bu üç çocuğunu reddeder. Hukuken yok sayar. Bu, bir evlat için belki alışılmış bir yokluğun resmiyet kazanmasıdır; ama sağır ve dilsiz bir çocuk için bu, hayata vurulan ikinci bir mühürdür.
Bugün Mahzuni Şerif’in tüm telif hakları ve mal varlığı diğer taraftadır. Emrah Mahzuni’nin kendi babasının türkülerini dahi izinsiz okuyamaması, okursa para ödemek zorunda kalması, bu işin sadece vicdani değil, hukuki bir yaraya da dönüştüğünü gösterir. Bir iki kez okur, sonra vazgeçer. Çünkü bazen susmak, itirazdan daha onurludur.
Bütün bunları öğrendiğimde, içimde yıkılan şey Mahzuni Şerif’in sanatı olmadı. Türküleri hâlâ güçlü, sözleri hâlâ kıymetli. Yıkılan şey, sözüyle hayatı örtüşen bir adalet figürü inancımdı.
Bu yazıyı okuyanlar şunu bilsin:
Bu bir “linç” yazısı değil.
Bu bir “inkâr” yazısı da değil.
Bu yazı, şunu sormak için yazıldı:
Bir insan, meydanlarda adaleti haykırırken; kendi evinde adaleti erteleyebilir mi?
Ve eğer ertelediyse, biz onu hangi yerden konuşmalıyız?
Sanatçıyla insan arasındaki mesafe bazen bir adım değildir; bir uçurumdur. Mahzuni Şerif o uçurumun iki yakasında birden duran ender figürlerden biridir. Bir yakada halkın vicdanı, diğer yakada kırık bir aile hikâyesi…
Belki de en doğru cümle şudur:
Mahzuni Şerif büyük bir ozandı.
Ama büyük olmak, her zaman adil olmak anlamına gelmiyor.
Bu gerçeği bilmek, türkülerini susturmaz.
Ama bizi, kutsallaştırmadan dinlemeye mecbur bırakır.
Mehmet Emin Kuş Araştırmacı Gazeteci-Yazar


YORUMLAR