Reklam
Emrah Mahzuni'den Cevap Gecikmedi: Bir Hayatın Sessiz...
Mehmet Emin KUŞ

Mehmet Emin KUŞ

Emrah Mahzuni'den Cevap Gecikmedi: Bir Hayatın Sessiz Tanıklığı

02 Şubat 2026 - 18:42

Bir önceki yazım olan “Beni Yıkan Mahzuni Şerif Gerçekleri” başlıklı köşe yazıma ek ve cevap olarak bu satırları kaleme alma gereği duydum. Çünkü o yazının ardından konuşanlar, yargılayanlar, bilip bilmeden hüküm verenler oldu. Fakat en çok da hikâyenin tam merkezinde duran, adı üzerinden tartışılan ama sesi duyulmayan bir kişi vardı: Emrah Mahzuni.

Bu yazı; söylentilere, etiketlemelere ve kolay yargılara karşı, bir hayatın içinden gelen tanıklığın bizzat kendisidir.
“Hiçbir çocuk kötü olmaz” diyerek başlıyor Emrah Mahzuni. Çünkü onun hayatı, bir çocuğun nasıl sahipsizlikle, eksiklikle ve susarak büyüdüğünün canlı örneği. Kötülüğün doğuştan değil; ihmalle, yalnızlıkla ve adaletsizlikle üretildiğini bilen birinin cümleleri bunlar.

1964 yılında Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde dünyaya geliyor. Doğduğunda aldığı isim Emrah Cırık. Babası Şerif Cırık. “Mahzuni” soyadının nasıl ve neden alındığını tam olarak kendisi de bilmiyor; o dönemleri yaşayanların daha iyi bileceğini söylüyor. Babasının soyadını Mahzuni olarak değiştirmesiyle, çocuklar da bu soyadı taşımak zorunda kalıyor.

Ama Emrah Mahzuni, hayatı boyunca kendisine “Emrah Mahzuni Şerif” denmesini kabul etmiyor. Bir isimden çok, bir gölgenin ağırlığını taşıdığını hissettiriyor satır aralarında.

Henüz dört yaşındayken anne ve babası ayrılıyor. Annesini neredeyse hiç hatırlamıyor. O yıllara dair anlatılanlar ise hep dedikodu, hep yarım yamalak bilgiler. Babasının annesini kaçırdığı, Berçenek köyüne götürdüğü, tarlalarda yevmiyeci olarak çalıştıkları anlatılıyor. Eller çatlamış, yanık motor yağlarıyla tedavi edilmiş yaralar… Zarife Bacı’nın tanıklığında yoksulluğun fotoğrafı var.

Çocukluğu Berçenek’te geçiyor. Hastalıklarla boğuşuyor. Babasının ilk plağı olan “Nenni Bebek" kendisi için yapıldığını söylüyor. İlkokula köyde başlıyor. Zaman zaman Gaziantep’e götürülüyor ama orada tutunamıyor; kaçıp yine köye dönüyor. Çocuk kalbi nereye aitse, oraya gidiyor.

Ortaokul yıllarında Gaziantep’te babasının son eşinin evinde yaşamaya başlıyor. Evdeki huzursuzluklar nedeniyle okulu terk etmek zorunda kalıyor. Henüz 13 yaşında…

Bu kez annesini bulmak için Ankara’ya kaçıyor. Bulduğunda yaşanan kavuşmayı “hasret, sevinç ve gözyaşı”yla anlatıyor. Ama bu kavuşma da uzun sürmüyor. Okula gönderilmiyor; sanayide kaportacı olarak çalışmaya başlıyor.

Annesinin yeni eşi tarafından istenmiyor. Üstelik annesinden bir de kardeşi oluyor. Yeniden Gaziantep’e, babasının yanına dönüyor. Gündüz sanayide çalışıyor, gece ortaokuluna gidiyor. Bir süre daha direniyor ama yine olmuyor. Babası bu kez onu Ankara’ya gönderiyor. Nedenini özellikle anlatmak istemiyor; orada bile bir suskunluk var.
Ankara’da hayat yine sanayi. Dükkânlarda, arabaların içinde yatıp kalkıyor. Tuzluçayır’da Haydar Bayrak’la tanışması hayatındaki dönüm noktalarından biri oluyor. Haydar Bayrak ona sahip çıkıyor, askere gidene kadar evinde kalmasına izin veriyor.

O yıllarda bir kaset çıkarıyor: “Suçumuz Ne İdi”. Yıl 1983 ya da 1984. Sesini duyurmaya çalışıyor ama hayat yine ağır basıyor.

Askerliğini Erzincan’da yapıyor. Döndükten sonra taksicilik, ardından evlilik… 1987’de evleniyor. Düğünü annesiyle birlikte tutuyor. Babası gelmek istemiyor; davetiyeye yine de adını yazdırıyor. Israrlarla, göstermelik geliyor. Düğünün tüm masrafını takılan takılarla ödüyorlar.

Bu detay bile yalnızlığın ne kadar köklü olduğunu anlatıyor.
1989’da kayınpederi sayesinde belediyede işe giriyor. Tam 21 yıl… Kaportacılık, şoförlük, yıkım işleri, park-bahçeler, gece bekçiliği… Babasının vefatından sonra kültür-eğitim birimine alınıyor. 2010’da emekli oluyor.

Bu evlilikten iki kızı var. “Zar zor okuttum” diyor. Biri arkeoloji, diğeri halkla ilişkiler ve reklamcılık mezunu. Ama iş yok. Diplomalar duvarda asılı kalmış. Kızlarının iş bulamaması onu en çok yaralayan mesele. Milletvekillerinin kapısını çalıyor, yalvarıyor. CHP’li isimleri tek tek sayıyor. Sonuç: Hiçbir şey.

Belediye meclis üyeliğine aday oluyor, seçilemiyor. Aynı dönemde babasının son eşinden olan kardeşi Ali’nin kontenjandan meclis üyesi yapılması, adalet duygusunu daha da yaralıyor.

Son umut olarak bir siyasi parti üyeliği… İYİ Parti. Aslında ideolojik bir tercih değil; çaresizlikten doğan bir arayış. Rozet takıldığını bile bilmeden kürsüye çıkarılıyor. Orada söylediği tek cümle Ayşen Gruda’dan:
“Konuşmaya korktuğunuz bir ülkede yaşamayı nasıl becereceksiniz?”

Ama bedeli ağır oluyor. Linç başlıyor.
“Faşist”, “ihanetçi”, “babanın kemiklerini sızlattın”…
İki ay sonra istifa ediyor. İş yine yok, umut yine yok. Büyük kızı eşinin yardımıyla bir işe giriyor. Küçük kızı teyzesi sayesinde yurt dışına gidiyor. Kendisi ise “rezil oldum, herkes her şeyi unuttu” diyor.
Bu yazı bir savunma değil.

Bir sitem de değil sadece.
Bu, bir hayatın dökümü. Bir çocuğun, bir babanın, bir işçinin, bir insanın tanıklığı.

Son cümleyi başkalarına bırakıyor:
“Takdiri sizlerin vicdanına bırakıyorum.” diyor Emrah Mahzuni...

Mehmet Emin Kuş notu: 
Ve belki de en ağır hüküm tam burada saklı.
Vicdan, yüksek sesle konuşmakla, kalabalıkların önünde doğruları haykırmakla değil; insanın en yakınına karşı nasıl davrandığıyla ölçülür. Anne babalık, yalnızca bir çocuğun dünyaya gelişine vesile olmak değildir; ona sahip çıkmak, onu büyütmek, yaralarıyla ilgilenmek, düşerken elinden tutmak ve ölene kadar arkasında durabilmektir.
Sahiplenme, biyolojik bir bağdan değil; ahlaki bir sorumluluktan doğar.

Dik duruş denilen şey, meydanlarda slogan atmakla değil; evin içinde, ailenin ortasında, çocukların gözünün içine bakarken sergilenir. İnsan kendi ailesine, çocuklarına adil değilse; en yakınındaki haksızlığa sessiz kalıyorsa, dışarıda kurduğu her adalet cümlesi eksik, her devrim iddiası samimiyetsizdir. Çünkü ilk devrim, en zor olanıdır ve aileden başlar.

Samimiyet, insanın kendini kandırmamasıdır.
Baba olamayanın ozanlığı, sahip çıkamayanın adalet söylemi, yüzleşmeden kaçanların vicdan nutukları bir yerden sonra inandırıcılığını yitirir. İnsan önce evinde dürüst olacak, önce çocuğunun hayatına dokunacak, önce kendi sorumluluğunun yükünü taşıyacaktır.

Ailesine sahip çıkmayan, çocuklarını yalnızlığa terk eden, sonra da günün her saatinde adaletten söz eden bir duruşun hiçbir karşılığı yoktur.

Vicdan, en çok susulan yerde konuşur;
dik duruş, en çok kaçılan sorumlulukta sınanır; samimiyet ise insanın kendi aynasında verdiği cevapta saklıdır.

Mehmet Emin Kuş Araştırmacı Gazeteci-Yazar

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Hayal kırıklığı
    1 saat önce
    İnsanların ne çektiğini neler yaşadığını bilemiyorsun.