Reklam
Reklam
Türkiye'nin Modernleşme Sosyolojisi
Mehmet Şahin

Mehmet Şahin

Türkiye'nin Modernleşme Sosyolojisi

30 Nisan 2021 - 22:35

Osmanlı devleti kurulduğu 13. yüzyılın başlarından (1299) yıkıldığı 20. yüzyılın başlarına (1918) kadar yaklaşık yedi yüzyıl boyunca, Osmanlı soyundan gelen sultanlar tarafından monarşi ile yönetilmiştir. Weber’e göre bu egemenlik biçimi otoritenin şahsi takdir ve keyfiyete dayandığı patrimonial yönetim biçimidir. Osmanlı deneyiminde Sultanizm olarak anılmaktadır (Acun, 2007, s. 45). 1517’de Halifeliğin Osmanlıya geçişi ile birlikte Osmanlı Sultanları dünyevi ve ruhani yetkilerle donatılmış bir otorite halini almışlar ve kendilerini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi (Zıllullah-ı Fi-L arz) olarak görüyorlardı. Bu bağlamda monarşi ile yönetilen Osmanlı devlet yerini 19. yüzyılın son çeyreğine kadar yerini mutlak monarşi biçimine bırakmış oldu. Daha sonraları Kanun-i Esasi’nin ilanıyla birlikte 1876-1878 dönemlerinde iki yık kadar kısa bir süre Osmanlı devleti meşruti-monarşi deneyimi yaşamış oldu (Acun, 2007, s. 46). Osmanlı 1826’da Yeniçeri Ocağı yerine modern ordunun kurulması ile birlikte çeşitli modernleşme adımları atmıştır. Osmanlı toplum yapısındaki ilk değişim/yenileşme hareketi III. Selim döneminde (askeri alanda) kurulan Nizam-ı Cedid (Yeni Düzen) ordusu ile başladığı söylenebilir. Ardından 1839 Tanzimat fermanının ilanından itibaren yapıla gelen bir dizi reformlar ile Osmanlı İmparatorluğunun Türkiye Cumhuriyetine geçiş aşamalarının temelleri atılmaya başlandı. Nitekim dönemim padişahı Sultan Abdülmecid’in imzasıyla yayımlanan Tanzimat fermanı Meşrutiyet’in ilanına giden yolda ilk adımlardan biri olarak kabul edilir. Aynı zamanda Tanzimat fermanı, Türk tarihinde Batılaşmanın ilk somut adımı olarak kabul edilmektedir (bkz. Vikipedi). 1856’da Islahat fermanı, 1876’da I. Meşrutiyetin ilanı ve 1909’da II. Meşrutiyetin ilanıyla Osmanlı sosyal hayatında giyim-kuşamda, eğitimde, bilimde, insan hayatını kuşatan tüm alanlarda modernleşme çabaları görülmüştür. Bu modernleşme çabaları siyasi alanda Padişahlık sisteminden Meşrutiyete oradan da Cumhuriyete giden yolda zemin hazırlamış oldu. (Çav, 2018, s. 346).

Türkiye 1922’de saltanatın kaldırılması ve 1923’te Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte çok hızlı bir laikleşme, çağdaşlaşma, batılaşma ve modernleşme süreci içerisine girmiştir. Türkiye modernleşmesi genel itibariyle “sui generis”(nevi şahsına münhasır) bir durum arz etmesinin yanında özü itibariyle tepeden inmeci, zoraki ve dayatmacı bir tarzda gerçekleşmiştir (Kaya, 2015, s. 551). Cumhuriyet döneminde yapılan yenilikler/değişimler radikal bir biçimde yapılmış, kişilerin otoritesi üzerine kurulu bir onur anlayışından kurallar ve yasalar üstüne kurulu bir onur anlayışına, avam-havas ayrımı üzerine kurulu bit topluluktan halkçı bir topluluk anlayışına, ümmet anlayışı üzerine kurulmuş topluluk anlayışından ulus devlet anlayışına ve evren düzenini anlamada din anlayışından pozitif bilim anlayışına geçişler Cumhuriyet dönemi Türk modernleşmesinin temellerini oluşturmuştur (Mardin, 2010 akt.  Kaya, 2015, s. 552). Osmanlı modernleşme sürecinde yapılan reformların hedefinin Batı’da kültür unsurunu, ilmini fennini alma/aktarma iken Cumhuriyet döneminde yapılan inkılapların hedefi ise, bir kültür değişmesi meydana getirme istediği olduğu söylenebilir (Acun, 2007, s. 57). Cumhuriyet dönemi Türk modernleşmesinin temellerini laiklik ve pozitivizm oluşturmaktadır ve söz konusu modernleşme sürecinde geleneksel düzeni restore etmek yerine onu her yönüyle yadsıyıp yeni bir toplum düzeni oluşturma çabası içerisine girilmiştir (Sarıbay, 1995 akt. Kaya, 2015, s. 552). Nitekim Cumhuriyet modernizasyonu sürecinde gelenekler modernliğe engel teşkil ettiği gerekçesiyle ya göz ardı edilmiş ya da devletin baskı araçları kullanılarak yok edilmiştir. Bu da toplumun geçmişten ve gelenekten kopuşuna yol açmıştır. Göle’ye (1998) göre “otoriter modernizasyonun etkili olduğu durumlarda, geçmişten ve gelenekten kopuş daha da radikal olmuştur” (Kaya, 2015, s. 553). 1924’te halifeliğin kaldırılmasıyla devlet yönetimsel düzeyde dini özelliğinden kopmuştur. 1926’da medeni kanunun kabul edilmesiyle birlikte kadın ve erkeğin eşit sayıldığı vatandaşlığa dayalı yeni bir adalet anlayışı ve beraberinde yeni bir toplum modeli geliştirilmiştir. 1928’de devletin resmi dini İslamdır ibaresinin kaldırılması, Cumhuriyet modernleşmesinin laik bir devlet anlayışı inşa ettiğini, yalnız bu laiklik anlayışı Anglo-Sakson tipi değil Fransız tipi Jakoben tarzı laiklik olarak tezahür etmiştir. Aynı Latin alfabesinin kabulü, kılık-kıyafet kanunu, takvim ve saat gibi bir dizi reformlarla Batı ile uyum sağlanmaya çalışılmıştır. Bu değişim ve gelişmeler Osmanlı geçmişinden epistemolojik bir kopuşa neden olmuştur (Kahraman, 2007 akt. Kaya, 2015, s. 552). Genel olarak Cumhuriyet modernleşmesi asker-sivil bir elittin batılaşma iradesi sonucu kadı, ideolojik ve yukardan aşağıya dönüşümü esas alan “halk için halka rağmen” bir biçimde gerçekleşmiştir. 1923’ten itibaren süren sancılı ve baskıcı süreç 1950’lere kadar devam süregelmiştir. 1950 seçimleri ile halkın ilk defa gerçek iradesini ortaya koyması (Kaya, 2015, s. 555) Türkiye tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilmiş ve “devrime karşı devrim” olarak da tanımlanmıştır. Cumhuriyet modernleşmesi sırasında geri plana atılan, ötekileştirilen, yasaklanan gruplar gün yüzüne çıkmaya başlamışlardır. Cumhuriyet döneminde bastırılan gruplar, ideolojiler, dini kuruluşlar gibi topluluklar adeta bumerang etkisi gibi tekrar sahneye çıkmaya başladılar. Bu dönemde ezan tekrar Arapçaya çevrilmiş, kuran kursları yaygınlaşmış, okullarda din dersleri verilmeye başlanmış ve imam hatip okullarının sayıları arttırılarak katı laiklikten kaçınılmıştır (Sarıbay, 1995 akt. Kaya, 2015, s. 555). Tabi bu süreç kendilerini ülkenin kurucuları/sahipleri olarak gören askeri rahatsız etmiş, laiklik anlayışına zarar verdiği gerekçeleriyle 27 Mayıs darbesi DP’ye karşı yapılmıştır. Bu darbe Türkiye cumhuriyet tarihinin ilk darbesi olmuş ve gelecek darbelerin gerekçelerini peşinen göstermiştir. Darbe ve baskılar ile tekrar halk istenilen düzene sokulmaya çalışılmıştır. Türkiye modernleştiriciler 1923’te olduğu gibi 60 darbesinde de laikliği demokrasiye tercih etmişlerdir. Darbe etkisini yitirdiği zaman baskılara son veril verilmez tekrar halkın iradesi DP’nin devamı niteliğinde olan AP partisinden yana oldu. 70 darbesi ile halkın iradesi yeniden yok sayıldı, bu darbeler zinciri 80 ve 27 Şubat 97 post modern darbelerine kadar devam etti. Tarih sürekli tekerrür etmeye başladı, halkın iradesi, darbeler, baskılar ve baskıların sona ermesiyle tekrar halkın iradesi sahneye çıkmıştır. Darbelerin hedefinde her zaman dindar kesim olmuştur özellikle 27 Şubat sonrası dindar kesimlere karşı siyasi bir linç başlatılmış ve tüm hakları yok sayılmıştır.  Partiler kapatılmış insan hakları hiçe sayılmış modernleşme kesintiye uğratılmıştır. Türkiye modernleşmesi kimi zaman askeri müdahalelerle kimi zaman ekonomik krizlerle otoriterleşme ve demokratikleşme arasında gidip gelmiştir. Sosyal ve kültürel kutuplaşmalar ve kaplaşmalara varan bölünmeler, Türkiye modernleşmesinin uzun vadede devam etmesini engellemiş ve süreci kesintili, bölünmüş bir şekilde sürdürmüştür (Kaya, 2015, s. 562).

Kaynakça

Acun, F. (2007). Osmanlı’nın Torunları Cumhuriyet’in Çocukları: Osmanlıdan Cumhuriyet’e Değişme ve Süreklilik. Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi , 39-64.

Çav, E. (2018, Aralık). Social Sciences. Türk Modernleşmesi: Cahit Tanyol ile Şerif Mardin'in Yaklaşımlarının Karşılaştırmalı İncelemesi . Skopje/MACEDONIA-Ankara/TURKEY.

Kaya, M. (2015). Batı Dışı Modernleşme Örneği Olarak Türkiye Modernleşmesi: Süreklilikler, Kopuşlar ve Çatallanmalar. Turkish Studies- International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic , 545-564.

 

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum