Reklam
Reklam
Açın Kapıları Osman Geliyor (1)
Mehmet Yalçın

Mehmet Yalçın

Açın Kapıları Osman Geliyor (1)

11 Kasım 2020 - 12:27

Dün 10 Kasım idi. 
Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü vefatının 82. yıldönümünde saygı ve minnetle andık. 
10 Kasım günü vefat eden bir başka değerli şahsiyetimiz daha vardır ki onu da yad etmeden es geçmek doğru olmaz. Hemen belirtelim ki Türk siyasetinin renkli simalarından büyük dava adamı, gazeteci yazar ve şair Osman Yüksel Serdengeçti’den bahsediyoruz. 
Günümüz genç kuşağı belki bilmez ama bizim gibi eski kuşağın yakından tanıdığı Osman Yüksel Serdengeçti 1917 Akseki-Antalya doğumludur. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde okurken 1944 yılı Mayıs ayında meydana gelen olaylara karıştığı için Nihal Atsız’la birlikte hapis yatar.  Hapisten çıktıktan sonra öğrenimine devam etmek için fakülteye başvurduğunda isteği kabul edilmez. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e hitaben yazdığı ve “Yüksek makamın alçak vekiline” diye başlayan yazısı yüzünden tekrar hapse atılır. 
Nüktedan olduğu kadar hazır cevaplılığı ile de tanınan Osman Yüksel’e 1965 seçimlerinde Süleyman Demirel’in Genel Başkanı olduğu AP den milletvekilliği adaylığı teklif edilir. Osman Yüksel; “ben milletvekilliği yapamam benden vazgeçin. Ben partim dahi olsa yanlış yaptığında tenkit eder karşı gelirim. Yalan söyleyemem, doğru bildiklerimden şaşmam”  dediyse de AP den aday yapılır ve milletvekili seçilir. 
Meclise ilk geldiği gün kapıdan içeri girmeyi bir türlü beceremez. O dönemde meclis kapısı dönerlidir. Arkadaşlarına der ki; ”Ülen bu meclis ne menem bir yer, daha kapısından girerken döneklik başladı kim bilir içi nasıldır?” Birkaç ay sonra meclise biraz alıştıktan sonra kravatı boynuna değil de beline kemer gibi bağlayarak gelmeye başlar. Meclis idare amiri kendisini uyardığında der ki; “kardeşim tüzükte kravatlı olunacak deniyor. Kravat illa boynuna takılacak diye bir kayıt yok, alın size işte kravat” der. 
Bir gün mecliste hararetli tartışma yapılmaktadır. Osman Yüksel söz alarak kürsüye çıkar konuşur. Milletvekilleri sıra kapaklarına vurarak protesto ederler, konuşmasını engellerler. Bunun üzerine der ki; “bu meclisin yarısı eşektir” Gelen tepkiler üzerine başkan der ki “sözünü geri al.” Osman Yüksel “tamam sözümü geri alıyorum. Meclistekilerin yarısı eşek değildir” diyerek kürsüden iner. 
Yine birgün mecliste söz ister. Asker kökenli olan meclis başkanı; “senin kravatın yok. Önce kravat tak sonra konuş” diyerek söz vermez. Osman Yüksel durur mu hiç? “Paşa omuzlarınla düşünmekten vazgeç. Karşındaki adam senin emir erin değildir. Kravat konuşmaz, kafa konuşur.” 
Yaşamının son dönemlerinde yakalandığı Parkinson hastalığı nedeniyle vücudu, eli ayağı devamlı titremektedir. Hasta vaziyette gittiği MHP toplantısında rahmetli Türkeş’e der ki; “Alparslan bey. Senin en yakın en sadık dostun benim. Bak sen bir kere “Ey Türk titre ve kendine dön” dedin.  Ben devamlı titriyorum ama bir türlü kendime gelemiyorum” der.  
Titremekten çayı bile karıştırmaya mecali olmayan Osman Yüksel kendine hayıflanarak der ki, “hey Osman bir zamanlar meclisi karıştırıyordun, şimdi çay bardağını karıştıramıyorsun”  
1953 yılında İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümünde Ayasofya’nın müze olmasını eleştiren bir yazı yazdığı için idamla yargılanır. Savunmasına; “savcılık bu davayı yanlış yere getirmiş, dosyayı Yunanistan’a göndermeliydi” diye başlayarak devam eder; “Savcı tepeden verilen emirlere göre hareket ediyor! Ayasofya’nın tekrar câmi haline çevrilmesinde benim ne gibi hususi maksadım ve menfaatim olabilir? Ayasofya’yı kiraya mı vereceğim yoksa imamı mı olacağım? Beni bu yazıdan dolayı Türk savcıları değil, Yunan savcıları itham etsin. Böyle bir yazıyı yazmaktan dolayı kendimi müdafaa etmekten utanç duyuyorum.” 
1968 yılında milletvekili iken Ayasofya ile ilgili olarak radyoda şu konuşmayı yapar; 
“Ey İslâm’ın nûru, Türklüğün gururu Ayasofya… Şerefelerinde fetihin, Fatih’in şerefi ışıl ışıl yanan muhteşem mabed… Neden böyle bir hoş, neden böyle bomboşsun? Hani minarelerinden göklere yükselen, tâ mâverâdan gelen ezanlar… Hani o ilâhî devir, ilâhî nizamlar… Ayasofya ses vermiyor, Ayasofya bir hoş, Ayasofya bomboş… Hani nerde, şu muhteşem minberde, binlerce erin ve gazinin baş koyduğu şu temiz yerde, şimdi hangi kirli ayaklar dolaşıyor? Ayasofya, Ayasofya, seni bu hâle koyan kim? Seni çırılçıplak soyan kim? Hani nerde, gönüllerden kubbelere, kubbelerden gönüllere akan Kur’ân sesleri? Kur’ân sesleri dindirilmiş… Müslümanlar sindirilmiş…” 
-Devamı var- 

YORUMLAR

  • 1 Yorum