Reklam
Reklam
Laiklik Anlayışımız (3)
Mehmet Yalçın

Mehmet Yalçın

Laiklik Anlayışımız (3)

19 Ocak 2021 - 10:33

-Geçen haftadan devam- 
Peygamber Efendimiz “ben hums (dinde katılık yapan) değilim” diyor. Bir başka Hadis-i Şerifte; “Dinde aşırı gitmekten sakının.  Çünkü sizden öncekiler dinde aşırı gitmekle helak oldular” buyurmuştur. Yine Allah’ın resulü bir başka hadiste ise; “Orta yolu size tavsiye ederim. Çünkü her kim ince eleyip sık dokumaya kalkışırsa din onu yener” demiştir.  
Cenab-ı Allah ise katılaşanlara karşı “Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz?” (Hucurat:16), “Biz Kur’anı sana zahmet çekesin diye indirmedik”(Taha:2), “Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez” (Bakara:185),  “Ey iman edenler Allah’ın size helal kıldığı temiz ve yararlı şeyleri haram kılmayın, aşırı da gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.”(Maide:87) diyerek dini konularda aşırı gidenleri ve herşeyi dine ve ibadete bağlayan dünya nimetlerini terk etmeyi din zannedenleri uyarıyor. 
Burada şu sonuca varabiliriz ki; dinde aşırı gitmek takva sahibi olmak demek değildir.  Bilakis dinin hükümleri arasında dengesizlik meydana getirmek olur ki bu asla doğru değildir. Bu emir ve uyarıları görmezden gelerek Allah’ın iradesine karşı çıkmak, insandan verilen imtihanı kaldırmak demektir. Bunun sonucu bizleri Ortaçağ Avrupa’sındaki engizisyon dönemine götürür. İnsanlara inançlarından dolayı ceza vermeye, onların günahlarını affetmeye kalkışırsanız, neticede insanların inanmalarına da mani olursunuz. 
Yahudilerin kutsal kitabı sayılan Ahti Atik’e göre Yahova sadece Beni İsrail’in Allah’ıdır. Musevilik Yahudilerin din devleti kurmaları sonucu tahrif olmuş ve ortadan kalkmıştır. Hıristiyanlık için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Feodalite döneminde din kilise devletlerinin emrindeydi.  Papazların vaftiz etmediği hiç kimse Hıristiyan olamazdı.  Oysa Allah; “Eğer Rabb’ın dileseydi hepiniz iman ederdiniz” (Yunus:99) diyor. Kısacası inanmak veya inanmamak insanın kendi başına vereceği bir karardır ve bir ilahi imtihandır. Burada bize düşen görev, baskı değil önce inanma hürriyeti vermektir. 
Dinimizde zorlama olmadığı gibi vicdanlara baskı yapılamayacağı, dinimizin kırıcı değil, hoşgörülü ve müjdeleyici olduğu, Peygamber Efendimizin de insanları hiçbir zaman dine zorlayan bir elçi olmadığı, bilakis vazifelerinin doğru yolu tebliğ etmek olduğu muhtelif ayetlerde belirtilmiştir. Ali İmran Suresi 20. Ayet: “… Siz de İslam oldunuz mu? De” Şayet İslam olurlarsa doğru yolu bulmuşlardır. Yok eğer dönerlerde sana düşen sadece duyurmaktır. Allah kullarının yaptıklarını görmektedir. Yunus Suresi 99 ayet: “Rabb’ın dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın.” Nahl Suresi 82. Ayet: “Eğer yüz çevirirlerse artık senin üzerine düşen sadece açık şekilde duyurmaktır.” Şu’ra Suresi 48. Ayet: “Eğer yüz çevirirse çevirsinler, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen yalnız duyurmaktır. Biz inana bizden bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir, ama ellerinin öne sürdüğü işlerden dolayı başlarına bir kötülük gelirse insan hemen nankör olur.” 
Yukarıda zikrettiğimiz ayetlerden anlaşıldığı üzere genel olarak yüce Allah, Peygamber Efendimize hitaben; senin görevin elçiliktir, İslam’ın prensiplerini vazetmektir. Kabul ederlerse ne ala. Bu onların iyiliğinedir. Allah’ın emirlerine uymayanlara bekçilik yapma. Onların yola gelmemelerinden sen sorumlu değilsin demekte. 
Evet. Allah’u Teala insanları güzel öğütlerle dine davet edilmesini istemekte, kaba ve zorbaya dayalı daveti, “kanlı mı olsun kansız mı olsun” veya televizyonlarda canlı yayında 80 milyona karşı alenen söylenen; “biz silahlandık bizim aile 50 kişiyi götürür” şeklinde tehditkar davranışları menetmektedir. 
Konumuza tarihi gelişim açısından baktığımızda da Müslümanların Cumhuriyetten yana olduğu görülür. İlk Cumhuriyeti Peygamberimiz kurmuş ve daha sonra da Raşid halifeler devam ettirmiştir. Bilinen ilk İslam devleti  “Medine Site Devleti”dir ki tam bir hukuk devletidir. Medine’de yaşayan kabilelerle istişare yapılarak müslim ve gayri Müslimlerin sulh içinde yaşamaları için önce sosyal ilişkilerin düzenlenmesi hususunda çalışmalar yapıldı. Daha sonra adli, sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri konular üzerinde istişare yapılarak ilk anayasa hazırlandı ve kabilelerin onayına sunuldu. (Bizdeki anayasa referandumu gibi)  Pekçok maddeden oluşarak hazırlanan bu anayasada hak ve hürriyetler teminat altına alındı. Kabileler arasındaki anlaşmazlıklar adaletle giderilecek, değişik inançlara sahip müşrikler, Yahudiler ve Hıristiyanlar Medine Devletinin vatandaşı sayılacak, karşılıklı hoşgörü ve güven içinde yaşayacak, gerektiğinde işbirliği yaparak siyasi birlik oluşturulacaktı. Ancak zamanla şartların değişmesi sonucu mevcut anayasa kendiliğinden yürürlükten kalkmıştır. 
İlgi çekici olması bakımından Peygamber Efendimizin kurduğu “Medine Site Devleti” zamanındaki bir uygulamaya değinelim. Peygamberimiz Medine dışındaki kabilelere sunduğu şartlardan birisi şöyleydi; 
“İslam’ı kabul ediniz veya vergi vererek eşit haklara sahip yurttaşlık statüsü kazanın.”  
Ne kadar dikkati şayandır ki emrin içeriğine bakılırsa Batı’nın 18. Yüzyılda keşfettiği laiklik ilkesini 7. yüzyılda Peygamber Efendimizin uygulamasında hayretle görmekteyiz; 
“İslam’ı kabul etmeseler bile eşit haklara sahip yurttaşlık statüsü”  
İşte ifadeye çalıştığımız laik cumhuriyetin sosyal hukuk anlayışı budur. Kabul etmeliyiz ki İslam; devlet değil din olarak inmiştir. Kur’an’da devletin şekli, yapısı, idari teşkilatı tanzim eden açık emirler yoktur. Bunun yanısıra Allah adına aracılık, tefecilik yapan, Papalık, din adamlığı gibi ruhban sınıfı da yoktur. 
Şayet din devleti kurulmuş olsaydı haksızlığa uğrayan, mağdur olan, canı sıkılan, halinden şikayetçi olan herkes hatanın “ İslam’da olduğu” yanılgısına kapılacaktı ki burada İslam zarar görecekti. İşte bunu önlemek için de Peygamberimiz çeşitli kabilelerle yaptığı sözleşmelerde Allah’ı, kendisini ve İslam’ı taraf göstermemiştir.  
Kanaatimiz odur ki, Batı kurduğu şarkiyat Enstitüleri vasıtasıyla İslamiyet’i ve İslam medeniyetini iyice incelemiş ve genel prensiplerini almış ve kendi ülkelerinde uygulamıştır. Şimdi karşı çıktığımız temel hak ve hürriyetler, laiklik, hukuk, cumhuriyet ve demokrasi gibi kurumlar aslında bize aittir. Biz ise farkında olmadan sanki batıdan almışız gibi bir algıya kapılmaktayız. “İlim müminin yitik malıdır, nerede bulursa orada alsın” diyen Peygamber Efendimizin sözüne kulak vermemiz gerekir. 
-Devam edecek- 

YORUMLAR

  • 0 Yorum