Reklam
Reklam
Anadolu ve Demokrasi
Muhittin Beyaz

Muhittin Beyaz

Anadolu ve Demokrasi

05 Ekim 2019 - 18:38

Demokrasi: "Bu yeni toplumsal düzeni yaratan belli başlı  kuvvet olarak  demokratik siyasal hareketidir; çünkü en çok sayıdaki insanın refahına  üstün değer yükleyen, eskinin zümreler hiyerarşisini yıkarak açık ve devingen bir toplum kuran" demokratik rejimdir.
 
Demokrasi sözcüğünün  kökeni  Yunancadaki "demos (halk) ile kratos (yönetim)" parçalarından oluşan "demokratia" sözcüğünden gelmektedir. Demokrasi kavramının  Anadolu’ya gelmesi ve Anadolu’da demokrasinin  tam anlamıyla yaşam bulması "monarkların" yıkılışıyla gerçekleşti. Daha önce  Ayanların ayaklanmasıyla," 29 Eylül 1808'de" Senedi İttifakla gelişen ve "23 Aralık 1876'da meşrutiyetçi Osmanlı aydın ve bürokratlarının baskısıyla Kanun-i Esasi'nin kabulü ve Meclisi Mebusanın kuruluşuna kadar" gelen süreçte demokratik adımların zemini hazırlanıyordu. Osmanlı Devleti’nin yıkılışıyla birlikte hazırlanan demokratik zeminde  Türkiye Cumhuriyeti "29 Ekim 1923'te" kuruldu.

Cumhuriyetin kuruluşuna kadar gelen ve gelişen bu amansız demokratik mücadele zemini keşmekeş iradelerin doruğudur. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra  yapılan reformlar, Mustafa kemal Atatürk'ün ilkeleri demokratikleşme yolunda ve  hazırlanan demokratik zeminde ciddi adımlar kat etmiştir. Tam anlamıyla  bir demokratikleşmeden bahsedilemese bile yine de eskiye nazaran ilerici adımların atıldığı aşikârdır. Buna nazaran demokratik gelişmeler "21 Temmuz 1945'te" Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) dışında ikinci bir partinin Milli Kalkınma Partisi (MKP) kurularak "1946" genel seçimlerine çok partili sistemle girilerek başladı. 

Bu çağdaş demokratik gelişmeler  otoriter rejimleri alaşağı etmiş demokratik yönetimlerle yol bulmuştur. Günümüzde Osmanlı  tarzı monark yönetimlerden bahsedilebilir. Buna Suudi Arabistan ve Ürdün gibi ülkeler örnektir. Günümüzde  çoğunlukta olan devlet yönetim sistemleri ise demokratik Cumhuriyet sistemidir. Türkiye’de bu cumhuriyet sistemiyle ve demokratik gelişmelerin ışığında  coğrafi, siyasal ve kültürel katkılarıyla toplumsal olarak güçlü bir saygı kazanmıştır. Ama gelen yıllar içinde "27 Mayıs 1960" askeri müdahale ve 60'tan sonraki gelen askeri müdahaleler demokraside ciddi bir kan kaybına neden olmuş, bu minvalde Türkiye’nin demokratikleşme yolunuda tıkatmıştır. Bu engeller Avrupa’yla bütünleşme örneğinde olduğu gibi çağdaş bir demokrasiyi  yaşatamamıştır. Keza "Antidemokratik bir politikanın temeli de her zaman budur: Halkı kendi kaderini tayin hakkından yoksun kılmak için kendi haklarına karşı kullanmaktır." Dolaysıyla "Parlamentoların ve partilerin  aracılık rolünün zayıf olduğu zamanlarda özellikle büyük bir iğvaya kapılınır." Günümüz Türkiye’nin demokrasi‘si bir iğvaya kapılmıştır. Çünkü Egemen iktidar, demokratik yönetim sistemini cemaat sal tarzda türdeş, teklik güdümünde yönetmektedir." Oysa demokrasinin sahip olduğu en büyük güçlerden biri etnik, dinsel veya siyasal açıdan farklı insanların bir arada yaşamasını ve  ortak değerleri kabul etmesini mümkün kılmasıdır." Bilakis Türkiye’deki  egemen iktidar dediğimiz gibi cemaat tarzında bir davranışı sergilemektedir. Bu demokratik sanılan yönetimi örneklemek gerekirse bilinen en iyi örneği bu olacaktır; “Büyük Britanya'da liberal demokratik gruba mensup yirmi üç Lort, kendi aralarında yeni Lortlar kamarasında bulunacak üç Lordu seçtikleri zaman, kazananlar demokratik olarak seçilmiş diye nitelendiriliyordu." Bu tarz türdeşliği hedefleyen yönetimler kendi içlerinde hoşgörüsüzlüğe, dışa karşı ise saldırganlığa eğilim duyarlar. Adalet ve Kalkınma partisi (AKP) sadece kendi parti seçmenlerine demokratik yasaları uygulamakta. Ayni güdümde bütün siyasi partilerin kendi türdeşlerini seçerek tabiri cayızsa " yeni bir aristokrasinin ortaya çıkışıyla demokratik rejim üzerinde  önemli etkileri" olacağını kabul etmeliyiz. "Yani yurttaşların siyasal haklarını savunmak ve geliştirmekle hiç ilgilenmedikleri" apaçık ortadadır. Bunun güdümünde partili Cumhurbaşkanı seçilmesi de tamamen parti nüfusunu ideolojik, aristokratik bir hal almıştır. Bu yurttaşları bölen, sınıflandıran Ortaçağ siyasal hâkimiyetidir. Faydasız ve gerici bir toplumsal birlikteliktir. Zaten Başkanlık  sistemiyle bir kişinin, bütün yetkileri yasal bir çerçevede ellerinde toplaması ve demokratik gerekçelerin bir kişinin ellerinde toplanması başlı başına antidemokratik bir sistemdir. Güçler ayrılığının olmadığı bir sistemde yönetim Tamamen otoriter bir rejime dönüşmektedir. Çünkü "önemli kararlar artık  parlamentoda değil parlamentonun üzerinde veya altındaki düzlemlerde alınmaktadır"
Bu eksende  söyleyebiliriz ki; Türkiye demokrasiden, oligarşiye veya monarşiye  geçmektedir. 

Peki Türkiye birliğini demokratikleştirmek için ne yapılabilir? Örneğin hukuksal gücün denetimi olduğunda etkin önlemler alınabilir. "ABD başkanlık sistemi gibi vekalet sürelerinin uzatılmaması" aynı şekilde yasama ve yürütmenin aldıkları kararların hukuksal acıdan denetlenebilmesi olanağının olması Türkiye’de doğrudan bir demokrasinin  uygun olmadığını bunun yasalarla kısaltılması gerektiğini yada Almanya tarzı temsili bir demokrasi" yönetimin mutasavver bütünlük açısından bunun olması gerektiğini söyleyebiliriz. Demokraside en önemli olan ve demokratik koşulları ayakta tutan yönetim sistemi kuşkusuz güçler ayrılığıdır. Türkiye’deki demokratik yönetimi "ıslah ve ihya edip" neo demokratik bir düzenin inşasına geçilebilir.  Bu şekilde Türkiye’nin demokratik siyasal düzleminde yerelciliğin aşılması  son derece uygarlaştırıcı bir etken olur. Günümüz Türkiye’de  "seçmenler tüketimle ilgili belirli bir davranış kalıbını siyasete aktarıyor ve kullandıktan sonra attıkları  bir kola şişesine benzer şekilde demokrasiyi adeta bir tüketim nesnesi olarak görüyorlar." Bu güdümde seçmenlerin doğrudan demokrasiyle; başkanlık-referandumunda ki örneğinde olduğu gibi  belirleyici olmaları ülke ihtiyacını ve sorunlarını karşılayamaz.

Tabi ki “halkın egemenliği esastır ve demokrasinin temelini de bu oluşturur." Doğrudan demokrasi karmaşası" weber'e göre, doğrudan demokrasi ancak küçük ve görece basit toplumlarda olanaklıdır; buna karşılık, bu aşamanın ilerisindeki daha büyük, daha karmaşık ve daha farklılaşmış toplumlarda - özelliklede modern toplumlarda- halkın doğrudan yönetimi söz konusu olamaz. " Yani denilmek istenen gerçek bir halk iradesi temeline dayanmayan  yönetim  yarardan çok zarar getirir." Bununla beraber, parlamento ve demokratik müzakere filtreli olmaksızın halka doğrudan başvurunun kolayca popülizme dönüşebileceğini ve bu nedenle  popülist önderler tarafından istismar edilebileceğini söylemek mümkün." Alman lider Adolf Hitler ve  Mussolini popülizm, istismarının en güçlü örnekleridir.
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum