Reklam
Cemaatler ve Devletler
Muhittin Beyaz

Muhittin Beyaz

Cemaatler ve Devletler

23 Ocak 2020 - 21:33

Tüm peygamberlerde yaşam bulan bir davranış vardır: Tanrıyı anlamak. Hz. İsa Tanrıyı anlamak için, o bilince erişe bilmek için dünyanın bütün metalarını arkasında bırakıp "kırk gün çölde" inzivaya çekildi. Bazı kaynaklar üzerindeki elbiseleri bile indirdiğini söyler. Çırıl çıplak, Tanrıyı anlamaya çalışıyordu. Hz. Muhammed toplumdaki, kitlesel psikolojiden, inançlarından kaçıp Hira dağında Tanrıyı anlamaya çalışıyordu. Hz. İbrahim keza öyle yapıyordu. Ve tüm peygamberlerin ilk pratikleridir bu. Aynı zamanda Kendi bilincini, dünyayı, evreni anlaya bilmektir bu davranış. El betteki varoluşunun anla mı da budur. Ne zaman İbrahim’inin arayışları Tanrı sonucu verdi o zaman var oluşunun bilincine vardı ve o zaman dünyanın, evrenin, hakikatin bilinciyle donandı. diyemeyiz eskiden de İbrahim vardı, hayır ne zaman Tanrıyı anlayıp  Nemruda baş kaldırdı ozaman İbrahim olabildi, o zaman bilince ulaşabildi. Çünkü eskiden putların arasında kaybolup gitmişti. Kendini bulamayan nasıl Tanrıyı anlaya bilir? Musa'nın gözünde "çalıya takılan Tanrı ne demişti Musa’ya “ben benim" işte bu kendi bilincine varılmanın hakikatidir, Hallac-ı Mansur'un  Tanrıyı anlama perspektifidir. Sühreverdi'nin İşrak'ıdır. Elbet deki, Tanrıyı anlamak var oluşu anlamaktır. Kendi öz bilincine varabilmektir ve ebediyen Budistlerin dediğiyle "Nirvana" ya yükseliştir. Yani tüm peygamberlerin bahsettiği o güzelliklere, o bilince, Tanrı cennet ismini verdi. Böylelikle bilince varanın tek görevi cennet için mücadele etmektir. Yer yüzünün tüm insanları için, elbette ki Tanrı adına da kutsal bir mücadeledir bu. 
Friedrich Nietzsche "Tanrı öldü" der. Aslında "modern varoluşçuluğun" anlamını söylemekte "her insanın kendi dünyasını yaratarak, kendi değerlerini oluşturduğu" bir dünyayı apaçık bize söylemektedir. Artık insanlar Tanrıyı gerçek bir anlamda unutup kendi dünyalarını kendileri yaratmıştır. Böylece  insanlığın yaratılışından beri peşinde olduğu cenneti defocto inkar etmişlerdir. Buda toplumsal Tanrı bilincini yani toplumsal değeri  öldürmüştür. Antropolojik olarakta insanlar toplumsal bir varlıktır. Psikolojik olarak hassas ve toplumsal olarak tamamlayıcılar. Toplumun olmadığı  bir yerde insanların yaşaması ciddi bir şekilde güçleşir, tamamlama güdüsü kaybolur zamanla Neandertallar gibi yok olmaya mahkûm kılınır. Modern varoluşçulukta "görünen o ki  toplumsal olarak kendi değerlerimizi, dünyamızı Tanrıya ihtiyaç duyulmadan bir yaşam yaratmayı becerdik." böylelikle toplumsal değerleri   öldürmüş olduk. 
Tüm dinlerde ve İslam adı altında da cemaat topluluklarının toplum değerlerini öldüren, buna benzer belirtileri bulunmaktadır. Cemaatların giderek çoğalması ve cemaatlerin yaşamlarını, düşüncelerini, ibadetlerini değiştirip, kendi dünyalarını yaratarak, kendi değerlerini yaratarak, Friedrich Nietzsche'nin "Tanrı öldü" sözünün  tamda hayat bulduğunun yadsınamaz bir gerçeği oluşturmuştur. Bu modern varoluşçuluğun tüm dinlerde ve İslam coğrafyasında  sayısız kominal cemaatları yaratmış, “dinin özelleştirilmesiyle” ciddi yorumları kendince eklemiş ve zihinsel zehirlemeyi örgütsel fundamentalist olarak kusmuştur. Günümüzde Afrika, Asya, Avrupa, Arabistan, Amerika gibi bölgelerde ciddi bir şekilde Cemaatların ve dini örgütlerin dölyatağına dönüşmesi, insan haklarına, din  haklarına ve dünya halklarına defocto ihlallerde bulunmuşlardır. Birinci "halife" yada “vekil" Ebubekir'in İslam tarihi için dönüm noktası olarak atfedilmesinin yegane nedeni İslam’ı yorumlamak isteyen kendilerine peygamber diyen yani "dini özelleştirmek" isteyen günümüz cemaatlar tarzında  kişilerle amansız bir mücadele vermesiydi. Tüm Cemaatlerin Tanrı adına yaptıkları hizmet insanların, insan sözleriyle cehennemi yaratmıştır. Bu tasarı Ortaçağ Avrupa’sındaki Hristiyanlık egemenliğine benzetilmektedir. Cemaatlar bu mücadeleyi Tanrı adına yaptığını söylerler. Tanrı adına  günümüzde ve geçmişte  Cemaatların  kurumlaşan bir hal almaları yada dinin özelleştirilmesiyle  devletler için taşeronluk yapmaları bu yönde ticaret eksenine dönüşmesi, tamda" Amr bin Hişam - Ebu Cehil'in," dini ticaret zekasına bürünmüştür. İslam'ın önemsediği Fil olayı - Fil vakası günümüz Cemaatlarını yansıtmaktadır. Fil olayı savaşında Habeşistanlı " Ebrehe" Kâbe’yi yok etme isteğiyle  Habeş’te kurduğu eşsiz  dini tapınağının  rakipsiz ticaret merkezine çevirmek için Kâbe’yi yok etmek ister. Günümüzdeki  cemaatlar ve örgütlerin yapmak istediğide tamda budur.  İslam, kesinlikle sadece bir din değildir ve asla sadece bir din olmamıştır. Daha çok, birey ve milletler için ahlaki, siyasi ve ekonomik davranış kuralları ile  bütün bir hayat biçimidir." 
Günümüzde hangi cemaat, örgüte gidilse öbür cemaatin, örgütün, milletin, ırkın, dinin  yok dilmesi gerektiğini söylerler. Böylece düşünen, Tanrı'yı anlayan, bilince çıkaran kaç cemaat ve dini örgütler vardır. Duygusal retorik, Tanrı nutuklarını atan, kitlesel psikolojiye hakim, baştaki koşulsuz inanılan karizma, dinin “afyona" çevrilmesinde  şüphesiz yetkindir. İnançlar kitlesel bir psikolojiye dönüşmüş, duygusal translarla zapt edilemez bir hal almıştır. Geçmişte ve Büğün  Tanrıyı anlamaya çalışan bir insan belirirse ilk onu öldürmek isteyen şüphesiz cemaatlar olacaktır. Tıpkı Abbasî dönemindeki  Hallacı Mansur ve sayısız öldürülen din alimleri gibi fetvaları ezandan daha gör okunur. 
Böylece Cemaatların müritleri özünde Tanrıyı seven ama iblis için çalışan bir hal almışlardır. Çünkü İslam'ın bengi kültürünü yaşatan bir eğitim  verilmemektedir. Muhammedin sünnet - " takip edilen yol" benimsenmemiştir. 
Baskı, şiddet ve kaos gündemlerini aşamayan cemaatlar tamda Nazizm benzeri Darvinci doğa kanunu  tetiklemektedir. Yani "hayatın değişmez kanunu" olarak savaşı - " Cihat’ı" doğal bir reaksiyon olarak desteklemektedirler. Cemaatların kapalı bir hal almaları ve cemaat bireyleriyle kendi doğrularını ele almaları sonuçu toplumsal kopuşluk başta olmak üzere giderek "otoriteyi, dini bilgeliğe eşitsiz ulaşmanın bir yansıması olarak görürler; otorite esasında kalplerde aydınlanmış bireylerin sahip olduğu ahlaki vasıftır." Devlet yönetiminde " bu tarz otorite karizmatik bir  karaktere sahip olduğu için  ona meydan okumak yada  anayasacılıkla  bağdaştırmak zordur." Yani Cemaatların dini fundamentalizmi, yarattıkları dünyaları ve militanlara  dönüşme evresini gösterir. Araştırıldığında hemen hemen örgütsel radikalizmin dölyatağı cemaatlerdir. Büğün devletlerin çoğu ve orta doğu, bölgesinin yönetimi devletler tarafından değil cemaatlar tarafından yönetildiğini rahatlıkla söylenile bilir. Özelde orta Doğu adeta Cemaatların er meydanına dönüşmüş, tüm cemaatlar Tanrı isminin gölgesinde birbirleriyle çarpışmaktalar. Bu da devlet otoritesini sarsan ve devlete olan güvenin azalmasına neden olur. Doğal olarak Ortadoğuda devletler varlığını sürdürmek için cemaatlarla örtülü bir anlaşmaya gidilmiştir. Toplumlar içinde gerçekleşen kaos kanunların cemaatlar tarafından, yaratılan kitlesel psikolojiye karşı zayıf olmasından kaynaklıdır. Bu güdümde normlar tam bir Anarşi ikliminde yaşamaktadır. Böyle ki devletler için kanun tamamen bir aksesuar görevini yapmaktadır. 

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Ömer dost
    1 ay önce
    Allah ismini kullanacağina.niye tekrar tekrar tanri ismini kullaniyorsun.allahin isimlerinden tanri diye bir isim yokdur.