Reklam
Reklam
Savaşın Soy Kütüğü
Muhittin Beyaz

Muhittin Beyaz

Savaşın Soy Kütüğü

10 Ekim 2019 - 20:03

Yeryüzünde insanlık var olduğu günden beri savaşın, mücadelenin, bir birlerine basarak yaşamın güdülerine şehvetle bağlıdırlar. Bunun için akıl almaz bir caniliğin, bozgunculuğun  yaşamda vücut bulmuş haliyiz. Bizim (insanlığın) neslinin sürdürülmesi için atalarımız  nice savaşlara, nice tecavüz ve katliamlara, tanıklık etmiştir. Bu kirli elimiz, ilkten bugüne kadar  haysiyetsiz bir onurlandırmayla  gelmiştir. Semavi dinler insanlığın var oluşunu "Adem ve Eşine" bağlar, Ve ilk kavgayı da “Habil ve Kabile" bağlar. Denile bilir ki savaşın anatomisini tüm ihtişamıyla yaratan tohum Habil ve Kabildir.

Elbette ki Tanrı her şeyi bilendir. Elbette ki “altı yorgun günü" (evreni) yaratmadan, Adem tılsımı daha geçmeden insanlığın nasıl bir kan içici olduğunu  biliyordu. Onun için Tanrı Habil’in ölümüne kader çizdi. Ve yeryüzünü layık olan kabile bağışladı. Yaratılışımızdan beri, güdüsel   olarak da, tarihsel olarak da ve hatta bilimsel olarak da bir kan içiciyiz, felaketlere yol açmış, yakıp yıkmış, Tanrılığa heveslenmiş, yamyam iştahlı, Ensest ilişkilerin çocukları olan  Homo sapiens’siz . Yani insan en aşağılık varlığın vücut bulmuş halidir. Peki hala öyle övünülecek bir tarihçemiz yok. Tanrı elçilerini dahi bu yamyam güdülerinden, maalesef ki "çarmıhla" nasibini almıştır. Acı, gözyaşları, mağduriyet "barbarlar için saygı duyulacak bir şey değildir". Hepimizde ulaşılması kolay olan bu barbarlık, genlerimizde  ilk kavgadan beri kendini tüm ihtişamıyla korumaktadır.

İlkten beri insanlık sonsuz savaşlara şahit oldu, sonsuz  katliamlara şahit oldu. Ve durmadan  gelişti “kuş gibi uçtu, balık gibi yüzdü ama kardeş gibi yaşamayı öğrenemedi".

Çünkü pandora, Kabil’le birlikte açılmıştı. Bilinmeli ki savaş ilkten bugüne, kabilden kalma nevrotik bir hastalıkla geldi. Buna karşı ne "soylu bir ahlaka” sığına bildik nede "yaşamı en inatçı duygularla" sahiplendik. Savaş töz ‘ünün  kabili, entelektüel insanların savaş çığırtkanlığıyla çağımızın  deccalları olarak tekrardan vücut buldu. Birinci dünya savaşında milyonlarca insan öldü, binlerce insan tecavüze, ayrılığa, onursuzluğa uğradı. İnsan  onuruna dair bir kırıntı dahi bırakılmadı. Cehennemvari  yaşamın içinde koşuşturan insanlığın çılgın halini tekrardan ikinci dünya savaşında gördük. Ve biz (insanlık) ölüm şehvetinden trans geçiren, azmış, baştan çıkmış katillerin mirasında doğduk.

Bu savaş cüzamlı lığın belirtilerini zamanın tüm akışında insanlık şahit oldu. Ve hala kendimizde bunu göre biliyoruz. Toplumların savaştan aldığı yaraları asırlar geçmesine rağmen izleri hala dün gibi acımakta. Bu savaşların tek suçlusu jakoben aydınlardır. Asıl isimleri Deccal olmalı. Toplumun onur bağışladığı bu Deccallar kahredici sessizlikleri, egoları ve benliklerinden feragatle, bengi savaşların sürdürücüleri olmuşlardır.  Bu konsept, erdemsizliğin ve dalkavukluğun mirasında döllenmiş deccallardır. Yaşam için şahadet getiren hiç bir aydın yok. Sığ ve sürü şeklindeki ültimatom aydınlar, zamanında İsa'nın yaşamında da yaptıkları ihanet  unutulmadı. Bu devingen ölüm makinesinin sahipleri  ne tarih karşısında yerleri olacak nede vicdanları onları rahat bırakacaktır. Adeta Yahuda gibi 30 gümüşün sersemliğiyle, kimsenin görmediği bir  ücra köşede, ruhlarını asacaklardır. Onlar için ne kütü" bir azap var."  Her şeyden önce  din ‘in  birlikte yaşamdaki ilkelerine sahip çıkan mirasçıları, tam bu zamanda haykırmalı. Bu haykırışları inancın ibadetlerinden bir tanesidir. İnsanları yaşatma, fesada karşı koyma, doğruları söyleye bilme sorumluluğu üstün inanclarda bir omurga görevindedir. Eğer bu omurgadan bir feragat varsa ozaman tüm savaşların başlangıcıdır her savaş. Bu omurgasız inançların yegane sonunu bu savaşlarla sağlanacaktır. Bu inancın mirasında olanlar tüm günahların lanetiyle elbette ki kahrolacaklardır.

Ve hakikatin önünde şüphesiz yargılanacaklardır. Siyaset üstün bir bilimdir. Toplumsal savaşları önleyen politik bir ahlakla  toplumları diyalog yoluyla anlaşmaya götüren, tüm toplumlar arasında kullanılabilen yaşam formülüdür. Burada siyasetin ahlakına değinerek objektif modellerden bahsediyoruz.

Ne yazık ki bu sadece bir ideal. Deccallar Dini bozdukları gibi  siyaseti de bozdular. Siyasetin kabul gören erdem içerikli hiç bir tarafı bırakılmadı. Kral soytarılarının mühendisliğiyle oturtulmuş bir siyaset sistemi var artık. Çıkar, menfaat, yalan, hile,...
Ne kadar lanetli kavram varsa hepsini kapsayan bir siyaset sistemi egemenliği yaşamaktadır. Halkların acıları toplum sözleşmesinden beri payına hep acı düşmüştür. Sefillik, göçler, katliamlar, savaşların tüm çirkinlikleri ilk halklarla çarpışmıştır. Halkların onurlu duruşları bu acımasızlığa her zaman son vermiştir. Elbette bu dalkavuklu deccallara karşı, soytarıların mühendisliğine karşı derin bir onurlu duruşu solumaktalar. Ve bu deccallardan "insanları kurtarmayı" elbette sahipleneceklerdir. Çağımızın bu dar geçidinde  insanlığın onurunu sahiplenecek, kurtaracak yine halklar olacaktır.
 

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Öztürkoglumemet
    1 hafta önce
    Çok açıklayıcı ülkemizin vahim gerçeklerinden bi tanesi tebrikler