Reklam
Nihat Güç

Nihat Güç

Aysberg

26 Ağustos 2019 - 10:29

Buz dağı manasına gelen Aysberg; denizde yüzen buz parçasına denir. Aysbergin büyük bir kısmı denizin altındadır. Çok azı da suyun yüzeyinde bulunur. Çok az bir kısmının suyun yüzeyinde gözüküyor olması insanların aldanmasına sebeptir. Suyun üstünde yüzen kısma bakarak suyun altında kalan kısmı kestirebilmek ve ona göre hareket edebilmek akıl, bilgi, tecrübe ve maharet ister. Bu herkesin işi-gücü değildir.

Çocuk istismarları ve kadın cinayetleri gibi sosyal olaylar da çoğu suyun altında bulunan aysberg gibidir. Olayların görünen kısmına bakarak bir karara varmak çoğu zaman yanlış sonuçlara götürebilir. Yanlış kararlar almamıza sebebiyet de verebilir. Geniş düşünmek gerek. Uzaktan yakından ilgili olabilecek her ayrıntı bize farklı bir ip ucu verebilir. İnce eleyip sık dokumalıyız.

Zaman zaman toplumsal infiale yol açan olaylarla karşılaşıyoruz. Duyguya önem veren bir toplumuz. Duygusal davranmaktan kendimizi alamıyoruz. İlgili olabilecek tüm sebepleri yok sayarak gözle görünen sebep üzerinden ahkam kesiliyoruz. Olmadı diyoruz, bağırıp çağırıyoruz. Her şeyin bir anda güllük gülistanlık olmasını bekliyoruz. İlgili ilgisiz herkesi dahil ediyoruz yorumlarımıza. Halbuki toplumda kendisini baş gösteren bozulma ne kadar sürede gerçekleşmişse düzelme de o süreden daha fazla bir zamana ihtiyaç duyacaktır. Düzelmenin olması için hiçbir şey yapmadan sadece afaki sözlerle düzelmesini beklemek ve istemek mantıklı değildir. 

İnfiale yol açsın açmasın her sosyal olaya baktığımda su yüzeyinde yüzen aysberg gelir aklıma. Asla göründüğü gibi olmadığını düşünürüm. Olayı tetikleyen onlarca, yüzlerce, belki de binlerce saik dururken bir saike takılıp kalmayı anlayabilmiş değilim. Görünen kısma odaklanıp diğer etkenleri es geçmemek gerek. Çok ciddi ve dikkatli bir şekilde sosyal olayları yorumlamalıyız. “Efradını cami, ağyarını mani” olmak sosyal olaylar için daha da önem kazanmaktadır.

Sosyal olaylarda şahit olduğumuz görüntü sadece sonuçtur. Sonuca odaklanarak sağlıklı bir karara varabilmek pek mümkün değildir.

Toplum olarak sonu kestirilemeyen bir sonuca doğru değişiyoruz ve evriliyoruz. Mecramızdan her geçen gün sapıyoruz. Bulunmamız gereken konumdan uzaklaşıyoruz. Olmaması gereken noktadayız aslında. Bilerek veya bilmeyerek birileri tarafından toplumumuzun genetiği ile oynanılıyor sanki. Bu durumun farkında mıyız, değil miyiz? Şüphelerim var. Bizlere küfreden filmleri yıllarca kahkahayla izlemedik mi? Dinimizle, kitabımızla gelenek görenek ve ananelerimizle alay eden filmleri kendi ellerimizle alkışlamadık mı? Her türlü ahlaki yozlaşmayı empoze eden dizileri aile boyu patlamış mısır eşliğinde izlemedik mi? Yabancı kültürü pazarlayan, minik beyinleri körelten çizgi filmlerin karşısına çocuklarımızı kendimiz oturtmadık mı? Usta oyuncular ile karşı karşıyaydık. Genetiğimiz ile oynanırken farkına bile varmadık. Hatta genetiğimiz ile oynanması için kendilerine yardımcı bile olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim.

Ne değişimi kabul ettik ve ona göre konumlayabildik kendimizi ne de eski geleneklerimize bağlı kalarak kendi benliğimizle uyuşuk devam edebildik hayatımıza. İki arada bir derede kaldık. Ne yaptığımızı bilemez olduk. Geldiğimiz noktada ah! Vah! ile yetinmek zorunda kaldık.

Her türlü değişime uğramış, benliğinden uzaklaşmış bizler, toplum olarak hala eski konumumuza göre bir muameleyi bekliyor, istiyor ve diliyoruz. Halbuki çok şey değişti. Geri dönüşümü çok zor olan bir yola girmiştik bir kere. Köprünün altından çok sular aktı. 

Toplumsal evrilmeye sebep olan saikler çoktur. Bu saikleri görünen veya aynadan bize yansıtılan şekliyle bire indirgemek olayı anlamamak demektir. 

Sosyal olaylarda kötü sonuçlar doğuran ana sebeplerin tamamına odaklanmalı ve bu sebepler iyi irdelenmelidir. Süreç analizleri iyi yapılmalıdır. İyiye veya kötüye götüren her süreç, sonuçtan hiçbir zaman hali değildir.

Sadece gözümüzün önünde cereyan eden olaya odaklanarak, bu duruma sebebiyet veren süreçler göz ardı edildiğinde sağlıklı bir sonuç ortaya asla çıkmaz. Gösterdiğimiz her çaba sadece konuşmaya ve öfkemizi yatıştırmaya yardım etmiş olur.

Pislikten nemalanan ve rahatsızlık vererek mide bulandıran sineğin öldürülmesinden önce yapılması gereken ilk ve tek şey sinek üreten bataklığın (pisliğin) kurutulmasıdır. Bu bilinen bir gerçektir. Ama bu gerçeği neredeyse toplum olarak unutmuş vaziyetteyiz.

-Pislikten nemalanan sinek öldürülmeli mi peki? 
-Evet! Bu kesinlikle doğru. 
-Meselenin çözümü için sineğin öldürülmesi yeterli mi? 
-Asla! 
O halde bataklık kurutulmadan pis ve mide bulandıran bir sineğin öldürülmesiyle mesele çözülmüş olmuyor. Peki bir sineğin vızıltısını kestiğimiz zaman vızıltıdan kurtulmuş olacak mıyız?
Hayır! Cevabını iyi bilmemiz ve iyi anlamamız lazım.   

Mide bulandıran pisliklerin yok edilmesi ve nemalandıkları yuvalarının kurutulması için topyekun bir seferberlik gerek. “Nemelazım” demeden gerek fert, gerekse de cemiyet olarak herkesin elini taşın altına koyması gerekir.  

Laf üretmek çok kolaydır. İcraatta ve fiiliyatta bulunmak, kendisini düzeltmekle işe başlamak dünyanın en zor ve meşakkatli işidir. Köklü bir çözüm; ancak köklü bir direniş ve değişimle gerçekleşir. Kısacası hepimize aksiyon gerek. 
Gerisi mi? 
Gerisi laf-ü güzaftır.

YORUMLAR

  • 3 Yorum