Reklam
Reklam
Bahane Bulma Yarışması - IV -
Nihat Güç

Nihat Güç

Bahane Bulma Yarışması - IV -

04 Ocak 2021 - 09:19

"Peki namazı niye kılmıyorsunuz? Geçerli bir mazeretiniz var mı? Bizim bilmediğimiz herhangi bir ayette veya hadiste buna fetva veren bir cevaz mı söz konusu?" diye ikinci bir soru daha sordu Musa Hoca.
"Namazın insanları ulaştırmak istediği bir çok ahlaki değer var. Bu nihai hedeflerinin tamamı zaten bende mevcut. Kendi içimde biraz düşünüp tartışınca kılmanın artık gerekli olmadığı sonucuna vardım."
Bunun üzerine Musa Hoca kızgınlığını belli etmek ister gibi bir ses tonuyla: "Şayet, bana namaz tek başına bir şey ifade etmiyor. Namaz kılan insan doğru olmak zorunda. Ben zaten doğruyum. Namaz kılan insan kul hakkına tenezzül etmemeli. Ben zaten kul hakkına tenezzül etmiyorum. Namaz kılan insan adil olmak zorunda. Ben zaten adil bir insanım. Bana namazdan bahsetme. Namazın bizleri ulaştırmak istediği nihai hedef bu ahlaki özelliklerdir. Bende de bu ahlaki özellikler mevcut dersen yanlış yapmış olursun. Haşa Allah'a iftira atmış olursun. Unutmaman gerekir ki bu saydığınız meziyetlere Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sizden de, benden de hatta hepimizden de daha fazla sahipti ve namazını da asla terk etmedi ve aksatmadı. Hatta kılabildiği kadar da nafile namazlarına devam etti." diye cevap verdi.  
Yenilenen sıcak çaydan bir iki yudum daha aldılar. Bu konu üzerinde ikisi de düşünüyordu. Konunun geldiği bu noktanın muhatabının yüreğinde oluşturması gereken duygunun yeterli olduğuna kani olan Musa Hoca: 
"Tamam! Namaz konusunu burada bırakalım. Size oruç tutmanız gerekir, dersem ne dersiniz" diye sordu. 
Bardağından bir yudum çay daha alan Yusuf: "Hocam! Çalışmak da ibadet değil mi? Ben çalışan biriyim ve çalıştığım iş yerinde en doğru insanım. Kimsenin hakkının bana geçmesini istemiyorum. Oruç tutup hak yedikten sonra ne kıymeti kalıyor bu ibadetin. Hem havalar çok sıcak. Gün epey uzun. Oruç tutarken kafam ağrıyor, strese giriyorum. Kafamın ağrıdığı vakitlerde kul hakkına girmekten korkuyorum. Bu noktadan baktığım vakit kendimi hasta olarak tarif ediyorum. Zaten hasta olanların oruç tutmasına gerek yok. Bu durum ayetle de sabit. Bir de kalbim temiz. Başka insanlar gibi oruç tutup yalan söyleyen insanlardan olmak istemiyorum." diye cevapladı Yusuf. 
Musa: "Madem oruç da tutmuyorsunuz o halde size zekat vermeniz gerekir. Zekat fakirlerin, zenginlerin malında bulunan hakkıdır, dersem ne diyeceksiniz." diye sordu.
Yusuf: "Evet eşimle beraber iki maaşımız var. Ama aldığımız paralar bize yetmiyor. O kitabı al, bu bilimsel dergiye abone ol, şu filmi sinemada izle, şu tiyatroyu kaçırma, şu bilimsel fuara katıl derken paramın çoğu gidiyor zaten. Zengin sayılmıyorum. Ancak günümüzde fakir bulamadığımı da anti parantez belirtmek istiyorum. Sahi Hocam, zekat vermek istersem kime vereceğim? Var mı bildiğiniz fakir?" diye sordu. 
Musa: "Lisedeyken beraber okuduğunuz bir arkadaşınız vardı. Tabi muhtemelen unutmuşsunuzdur. İsmi Hüseyin. O'na zekatını verebilirsiniz! Gariban bir adam. Evlenecek, ancak çeyiz parasını bir türlü denkleştiremedi. Gecekonduda oturuyor, hiçbir şeyi yok, hem de işsiz." dedi.
Yusuf: "Hüseyin'i iyi tanıyorum. Çalışmak istemeyen tembelin teki. Bak ben daha güneş doğmadan kalkıyor akşam geç vakitlere kadar çalışıyorum. Çalışmayana cebimden, ben ne diye para vereceğim? Hem Allah'ın fakir bıraktığını ben mi zengin edeceğim. Allah'tan daha mı zenginim sanki?" dedi. 
Daha önce pırlanta gibi olan Yusuf'un üniversiteye gidişinden sonra değişimin bu boyuta varmış olmasından dolayı şaşırdı Musa Hoca. Üniversite ortamlarının tertemiz çocukları bu şekilde bozabileceğine inanmak dahi istemedi. Bu söylemler karşısında inanılmaz derecede üzüldü. Ancak şimdi elinde yapacak bir şey de yoktu. Çayından bir yudum daha aldıktan sonra "Yusuf" diye seslendi.
"Buyurun Hocam!" sesinden sonra: "Yaşınızı başınızı aldınız. Artık Hacca gitmeniz, hac farizasını da ifa etmeniz gerekir." dersem ne dersiniz. 
Yusuf: "Kusura bakma Hocam!, Araplara para vermeyi sevmediğim gibi şimdilik o taraflara yönelik bir yolculuğu da düşünmüyorum. Böyle bir yolculuğun gerekli olduğuna da inanmıyorum. Onlar dünyanın en ad... insanları. Ayrıca hacca gideceğime bir fakire yardım ederim daha iyi." diye çıkıştı. Bunu söylerken sesini de biraz kaldırmıştı.
Musa Hoca: "Hani biraz önce zekat verilebilecek fakir bir insan yok demiştiniz?" diye sorduğunda:
"Hacca gidip Araplara para vermektense fakirleri arayıp bulmak daha mantıklı." diye karşılık verdi Yusuf. 
Musa eski öğrencisi Yusuf'a karşı şefkat kollarını açmak istiyordu ancak o, ele avuca sığacak bir yapıdan çok çok uzaktı. Söz dinlemediği gibi anlatılanları anlamak da istemiyordu. Nereden havalandığını bilmeyen ve nereye konacağına da henüz karar vermemiş bir kuşun çırpınışlarına benziyordu bu hamleleri. Din ve imandan bahseden insanlardan köşe bucak kaçıyor olması gerçeklerle karşılaşmaya engel oluyordu. 
Bunun üzerine eski öğrencisi Yusuf'a: 
"Kur'an-ı Kerim okumanız ve anlamanız gerekir dersem ne dersiniz." diye sordu. 
"Hocam! Şimdilik yüksek lisans yapıyorum. Bitirdikten sonra da doktoraya başlayacağım. Doktora yaptıktan sonra sıra gelirse belki düşünürüz. Neden olmasın? Ama doktora yaptıktan sonra Kur'an okumaya vakit bulabilir miyim, bulamaz mıyım, onu da şimdiden kestirmek biraz zor. Okumamış olsam da bildiğimi iddia ediyorum." deyince eski öğrencisinin gözlerinin içine birkaç dakika gözlerini kırpmadan dik dik bakan Musa Hoca:
"Bu nasıl oluyor? Bana da söylesen de bende okumadan şu kitabı öğreneyim?" dedi.
"Sizin bu konuyu benden çok daha iyi bildiğinizi düşünüyorum. Ancak yine de bir cümleyle ifade etmek gerekirse, Kur'an ayetleri insanın ahlakını düzeltmeye matuftur." diye cevapladı.
Musa Hoca: "Evet! Dediğiniz kısmen doğru. Kur'an insanın önce düşüncesini düzeltir. İnsanın düşüncesi İslami olunca, ahlakını da bu minvalde düzeltmeye kalkışır. Buradan şahsi kanaatimi söyleyecek olursam: Düşüncesi değişmeyen insanların ahlakının düzgün olması pek de önemli değildir. Çünkü cahiliye döneminde itikadı bozuk ama ahlakı düzgün nice insan vardı. Hem de Kabe'nin her türlü hizmetini de yerine getiriyorlardı. Buna rağmen Dinimiz İslam onlardan köklü bir değişim istedi. Bu değişim evvela düşüncede olmalıydı sonra da yaşam tarzına yansımalıydı." dedi.
Yusuf söylenen bu son cümleleri hiç duymamış gibi kendinden emin bir şekilde: "Ahlakım düzgün, kalbim de tertemiz. Bende olan vicdanı zaten kimsede bulunamaz. Allah bizlerden vicdanlı olmayı istiyor. Bir de kim demiş Arap harflerini okumanın sevap olduğunu?" dedi. Bu söylenenler karşısında üfleyen püfleyen Musa Hoca kızgınlığını sinesine çekerek:
"Size Kur'an okumalısın deyince sadece Arap alfabesini mi anlıyorsunuz? Hem tilavet etme hem de anlama ve kavrama meselesi olarak düşünmeni engelleyen şey ney?" diye sordu. 
Musa Hocanın gözünün içine bakarak: "Hocam! Benim kalbim ve vicdanım saf, berrak ve temiz. Daha önce birkaç sefer söyledim bir kez daha söylemek istiyorum. Kimse hakkında kötü düşünmediğim gibi kötü de konuşmuyorum. Kendi işimde ve gücündeyim. Çok okuyan biriyim aynı zamanda. Elime geçen her kitabı okuyorum. Zaten Kur'an da bize "Oku" demiyor mu? İşte ben de okuyorum. İşim gereği kainatı okuyorum. Elime geçen her kitabı okuyorum. İnsanları okuyorum. Sabahlara kadar derin derin düşüncelere dalıyorum." dedi.

YORUMLAR

  • 0 Yorum