Reklam
Söz Vermeyin Kimseye- 2
Nihat Güç

Nihat Güç

Söz Vermeyin Kimseye- 2

09 Ağustos 2019 - 11:29

Geçen yazımızda söz verme konusunu işlemiştik. Sadakatin önemine vurgu yapmıştık. Bu yazımızda da devamı olabilecek bir hikaye anlatmak istiyorum.
İmam Hatiplik yapan bir Hoca bir gün şöyle anlatmıştı bana;
Köyün birinde İmam Hatiplik görevini ifa ediyorum. Köydeyim. Cami lojmanında kalıyorum. Lojman iki göz oda ve bir hol’den müteşekkil. Daracık bir ev anlayacağın. Görev yaptığım bölge soğuk mu soğuk! Alışkın değiliz soğuğa. Çoluk çocuğu soğuktan korumak istiyorum. Odanın birine parke döşemek, soğuğu biraz da olsa kırmak istiyorum. Bunun için cami lojmanı için zaman zaman cemaatten para topladım. Yeterli parayı da biriktirdim. En yakın beldede bu işi yapan bir marangoz esnaf ile anlaştım. Bir kısım parayı da malzemeyi almak için istediğinde verdim. 

Benden; parkeyi döşeyeceğim odanın zeminin tümsek ve eğri olmamasını istiyordu. “Eğer tümsek ve eğrilik olursa parke’den randıman alamazsınız” diye de ilave etti. Odanın zemini eğriydi. Zemini düzlemem gerekiyordu. “Odanın içini hemen yapacağımı, kum ve çimentonun hazır olduğunu” söyledim. 
Anlaşmamız gereği oturduğum odanın tüm eşyalarını diğer odaya taşıdım. Bir çok eşyayı üst üste istifledim. Odalar zaten küçüktü. Tüm eşyaları tıkıştırdık bir odaya. Oturma odasının eşyalarını da diğer odaya taşıyınca ayak basacak yer kalmadı ortalıkta. Kimi eşyayı da hol’e indirdik. Oturacak ne yerimiz ne odamız kalmıştı. Eşyaların üzerinden seke seke geziniyorduk ortalıkta. Hol’u kullanmaya başladık. Geçilecek ve oturulacak yer yoktu. 

Parke döşeyeceğimiz odanın tabanını kardığımız harç ile elimden geldiği kadar düzledim. Parkeleri döşeyecek esnafı aradım. Durumu kendisine bildirdim. Bir iki gün kuruması gerektiğini vurguladı. Bunun için de zaman istedi benden. “Tamam” diyerek iki gün sonra gelmek üzere sözleştik. Toplam üçüncü gün bu iş bitmiş olacaktı. Randevu gününü beklemeye başladık. Ortalık sessizdi. Kabullenmiştik her şeyi. Evde henüz kızan ve bağıran yoktu. Üç gün çilesi çekilecektik bu işin. Daha sonra da lojmanda kaldığımız sürece sefasını sürecektik. Odanın hem temizliğini sağlamış olacaktık hem de soğuğunu kesecektik bu vesileyle. 
Ustanın gelmesi gereken gün geldi çattı. Namaza çıkarken ortalığı düzeltmesi için hanıma emirleri otomatik silah gibi peş peşe sıraladım. Adam parkeleri döşemek için geldiğinde mahcup olmak istemiyordum. Akşama kadar bu minvalde, gözümüz yolda “ha geldi ha gelecek” diye bekledik. Ne gelen oldu, ne de soran. Akşam namazından sonra ustayı aradım ve “niçin gelmediğini” sordum. Elinde yapılması gereken bir işinin olduğunu, ancak iki gün sonra gelebileceğini vurguladı. Perişan halimizi arz ettik ama nafile. Esnaf bu esnaf.
Evde herkes somurtmaktaydı. Hele hanım! Kendisi ile konuşmak bile mümkün değildi. Ne dediğini bilmiyor ağzına geleni sıralıyordu. Süt dökmüş kedi gibi sessizce oturuyordum evin bir köşesinde. Suç işlemiştim. “Senin yaptığın işlerin tamamı böyle” diye söylenip durdu iki gün boyu. Ustanın geleceğini belirttiği zamanı kabul etmek zorundaydım. Başka çarem de yoktu. 

İki gün daha geçmişti aradan. Gelmesi gereken zaman yine gelip çattı. Ortalıkta yine kimseler yoktu. “Belki bir iki saate gelir” diye uzun süre bekledim. Ortalıkta kimseler görünmüyordu. Yine gelmedi. Akşama kadar bekledim kendisini. Akşama yakın, bir kez daha aradım kendisini. “Ev eşyalarımın tamamını topladığımı, oturacak yerin olmadığını, çocukların büyük sıkıntı çektiklerini, sonbaharın soğuğunu iliklerimize kadar hissettiğimizi uzun uzadıya” anlattım. Niçin gelmediğini sordum kendisine. Bana; “daha odanın tabanı düzlenmediği için gelmedim” demez mi? 

Sözün bittiği yerdeydik. Ne diyeceğimi bilemedim. Odanın tabanını düzlediğimi daha önce söylemiştim kendisine. “Beni perişan ettiniz” dedim. Buna rağmen; üç gün sonra geleceğine söz verdi. Kabul etmekten başka şansım ve çarem de yoktu. Hanımın dırdırları kafamın etini yemişti. Haklıydı kadın. Lojmanda hareket edecek yer yoktu. Bir haftayı geçmiş olmasına rağmen hiçbir şey yapılmamıştı. Dırdırlarından kaçmak için eve pek uğramıyordum. Köyün odalarında zaman doldurmaya çalışıyordum.

Belirlenen vakit gelmişti. Bu içten kaçışı yoktu ustanın. Bir iki saat beklememe rağmen yine ortalıkta yoktu bizim esnaf. Kızmıştım kendisine. Öfkeleniyordum. Elimden bir şey gelmiyordu. Çünkü alternatifleri kendi elimle kesmiştim. Başka bir ustayı da çağıramıyordum. Adamın bir kısım parasını peşin vermiştim. Elim kolum bağlıydı bu konuda. Esnafa ve insanlara güvenmekten başka hiçbir suçum yoktu.
Gelmesi gereken saatin üzerinden en az üç saat geçti. Usta hala görünmüyordu. Kendisini telefonla yine aradım. Niçin gelmediğini sordum. Acil bir işinin çıktığını, bunun için bugün gelemeyeceğini belirtti. Peki “ne zaman geleceksin” diye sorduğumda; “iki gün sonra mutlaka geleceğim” diye cevap verdi. Artık verdiği söze inanmıyordum. Kendisine güvenmiyordum da. Tamam demekten başka söylenecek bir şey yoktu. Çaresiz telefonu kapattım.

Diğer gün sabah namazını kılar kılmaz arabaya bindim. Doğru beldeye gittim. Daha açılmamış dükkanın önünde arabayı park ettim. Kendisini aramam için zaman daha erkendi. Adamın uyanacağı vakti beklemeye başladım. Yaklaşık bir saat arabanın içinde öylece bekledim. Çevredeki iş yerleri tek tek açılmaya başlandı. Ustanın uyanmış olduğundan emin olmuştum artık. Kendisini aradım. Telefon uzun süre çaldı. Cevap verir vermez, hiç bir şey demeden direk konuya daldım; “dükkanın önündeyim, sizi bekliyorum” dedim. Başka da bir şey demedim. Şok olmuştu adam. Ne diyeceğini bilemedi. Adeta kekeleyerek konuşmaya başladı. Geveliyordu ama bir şey de söyleyemiyordu. Ağzından doğru dürüst çıkan cümle “kahvaltı yapıyorum, biraz sonra geleceğim” cümlesi oldu. 

Bir yarım saat daha bekledim. Arabanın içinde oturmuş radyodan Kur’an’ı Kerim’i dinledim. Saff suresi okunuyordu. İkinci ayete geldiğinde beynim zonklamaya başladı. “Ey İman edenler niçin yapamayacağınız şeyleri söylersiniz” diyordu. 

Adam nihayet iş yerine geldi. Selam vermekten bile içtinap ediyordu. Kepenkleri açtı. Büyük bir mahcubiyet sezinleniyordu yüzünde. Şaşkınlık içindeydi. Benimle yüz yüze gelmek bile hoşuna gitmiyordu. Sabahın bu vaktinde, iş yerinin önünde, daha açılmamış dükkanın kapısında bekliyor olmamı gururuna yediremiyordu belki. Hiçbir şey söylemedi tabi. Hal hatırımı da pek sormadı. Sessizce malzemeleri yüklemeye başladı arabasına. Eşyaları arabaya taşırken bir ara bana; “Hocam, siz eve gidin ben arkanızdan geliyorum” dedi. “Bir şey olmaz ben sizi beklemeye alıştım. Biraz daha beklerim” dedim kendisine. Bu söz daha ağır gelmişti kendisine. Davranışlarından sezinleniyordu bu durum. Cinayet işlemiş birisinin, işlediği fiilin açığa çıkmasını istemeyen bir caniyi andırıyordu yüz ifadeleri. Sessizliğini korudu. İşine devam etti. 
Şimdiye kadar kaç sefer telefonla konuştuysak her seferinde kendisine; “ev eşyalarının tamamını dağıttığımı, oturacak yerimin olmadığını, vurgulamıştım”. Çocukların perperişan olduklarını, hanımın bu durumdan dolayı küplere bindiğini, belirtiyordum ama kısmet bu güne imiş.

Köyde gerekecek malzemeleri pikap’a yüklüyordu. Yola çıkıncaya kadar iş yerinden ayrılmamıştım. Tecrübe kazanmıştım tabi. Ne olur ne olmaz, bekleyecektim kendisi. Arabanın içinde öylece oturuyordum. Camı indirmiş sadece kendisini takip ediyordum. Sanki ceza evinden firar edecek mahkumu bekleyen etrafı kolaçan eden asker tavrı vardı bende. Pikap’a yüklediği malzemeleri bir kez daha kontrol ederek hareket etti. Ben de kendisini arkadan takip ediyordum. Köye varıncaya kadar da böyle devam ettik. Köye vardıktan sonra dahi hiçbir şey söylemedim kendisine. O da ağzını açmadı bu arada. Ama söylemem gereken her şeyi davranış ve tavırlarımla belirtmiştim aslında. Bundan da kaçacak değildim. Hem günlerce mağdur edecek beni hem de benden hiçbir şey olmamış gibi şen şakrak davranmamı bekleyecekti. Olacak şey değildi elbet. 
Eşyalarını indirdi arabadan. Çalışmaya başladı. Ben den de hiçbir yardım talebinde de bulunmadı. Normal zamanlarda bir çıraktan daha fazla çalışırdım. Bu sefer elimi hiçbir işe değdirmedim. Çay bile yapmadım kendisine. Kendisi koşuşturuyordu. Evin iç durumuna gözleriyle  şahit olmuştu. Vaziyet karşısında mahcubiyeti bir kat daha artmıştı. Ne diyeceğini ne yapacağını şaşırmış gibiydi. Eli ayağı birbirine dolanıyordu. İşim bitse de bir an önce buradan kurtulsam diyen bir haleti ruhiyeye bürünmüştü. Sanırım kendisini temize çıkarmak veye biraz af dilemek için bana şöyle dedi. 
Hocam; “sizin kendi oturduğunuz odayı yaptırdığınızı bilmiyordum. Cami odasını yani cemaatin camide kullandığı odayı yaptırdığınızı sanmıştım”, Dedi. 

Kendisine hiçbir şey demedim. O çalışıyor ben de duvarın dibinde ona öylesine bakıyordum. İşini erkenden bitirdi. Kalan parasını dahi istemeden vedalaşıp gitti. Tam ayrılırken seslendim kendisine. Kalan parasını da verdim. Ağzımdan çıkan tek cümle “UĞURLAR OLSUN” oldu.

YORUMLAR

  • 2 Yorum
  • Deniz Kılınç
    1 ay önce
    Söz vermemek çözüm değildir. Asıl olan yapılabilir işlere söz vermektir. Empati kültürünü geliştirebilmektir. İnsanlara Müslümanlığın en büyük alametinin sözünde durmak olduğunu öğrenebilmektir. Sözünde durmamanında münafıkların en önemli özelliği olduğunu kavrayabilmektir. Kızıltepe den Selamlar Hocam. Rabbim acil şifalar versin inşallah
  • Nihat GÜÇ
    1 ay önce
    Allah razı olsun Teşekkür ederim hocam. Elbette verilen sözün ifası önemlidir. Yerine getirilemeyecek ise soz verilmemesi onemlidir. Gunumuzde soz vermenin bedava, soz tutmanın cok pahalı oldugunu unutmamak lazım. Dua eder dua beklerim.