Bugün Türkiye’de ciddi bir liderlik boşluğu var.
Ama bu boşluk, 2000’lerin başındaki gibi gürültülü, kaotik ve bağıran bir boşluk değil. Daha sessiz, daha bastırılmış ve bu yüzden de çoğu zaman “yokmuş gibi” görünen bir boşluk.
Aslında tam da bu yüzden tehlikeli.
Çünkü boşluk bazen bağırarak değil, susturarak kendini hissettirir.
Neden boşluk yok gibi görünüyor?
Çünkü Erdoğan hâlâ sahnede. Uzun süre iktidarda kalan güçlü figürler yalnızca iktidarı değil, liderlik alanını da işgal eder. Alternatiflerin görünmesini zorlaştırır. Toplumda şu cümle yerleşir:
“Başka kim var ki?”
Bu cümle, güçlü liderliğin kanıtı değildir. Aksine, alternatifsizliğin itirafıdır.
Gerçek liderlik dönemlerinde insanlar kıyas yapar.
Boşluk dönemlerinde ise “mecburiyet” konuşulur.
Bugün Türkiye’de yapılan tartışmaların çoğu tercih üzerine değil, zorunluluk üzerine kuruluysa; bu, liderliğin değil boşluğun göstergesidir.
Toplumun ruh hâli: Yorgunluk
Bugün toplumda baskın duygu ne öfke ne umut.
Yorgunluk.
Ekonomik olarak yorgunluk var; geçim kaygısı artık geçici değil, kronik.
Siyasal olarak yorgunluk var; “değişir mi ki?” sorusu içten içe herkesin dilinde.
Ahlaki olarak yorgunluk var; adalet duygusu zedelenmiş ama itiraz edecek mecali kalmamış.
Bu hâl, sanıldığı gibi lider çıkmazı değildir. Aksine, yeni bir lider için son derece verimli bir zemindir.
Ama bir şartla:
O lider bağıran, kutuplaştıran, düşman üreten biri değil; toparlayan, sakinleştiren, yük alan biri olmak zorundadır.
Bugünün Türkiye’si devrimci değil, onarımcı bir lider arıyor.
Muhalefet neden bu boşluğu dolduramıyor?
Çünkü muhalefet krizi anlatıyor ama taşıyamıyor.
Sorunları sıralıyor ama bir hikâye kuramıyor.
İktidara benzememeye çalışırken, refleks olarak iktidar diliyle davranıyor.
En kritik mesele şu:
Muhalefetin liderleri haklı olabilir ama kaçınılmaz görünmüyor.
Halk henüz şu cümleyi kuramıyor:
“Bu kişi gelirse, bu ülke yürür.”
Siyasette haklı olmak yetmez.
İnandırıcı olmak da yetmez.
Bir noktadan sonra “kaçınılmaz” görünmek gerekir.
Liderlik boşluğu ne demektir?
Siyasi boşluk; iktidarın ya da mevcut aktörlerin toplumun yeni ihtiyaçlarını okuyamadığı, eski dil ve reflekslerle konuşmaya devam ettiği, halkta karşılığı olan bir hikâye üretemediği anda ortaya çıkar.
Toplum o noktada şunu hissetmeye başlar:
“Bizi anlatan yok.”
Lider dediğimiz figür, tam da bu cümlenin yankılandığı anda ortaya çıkar.
Özal ve Erdoğan neden çıktı?
12 Eylül sonrası Türkiye’de devlet vardı ama siyaset yoktu.
Güvenlik vardı ama refah umudu yoktu.
Bürokrasi güçlüydü ama halk görünmezdi.
Özal bu boşluğa seslendi.
Ne klasik sağcıydı ne tam muhafazakâr ne de devletçiydi.
Topluma şunu söyledi:
“Zenginleşebilirsin, dünyaya açılabilirsin, devlet senin önünde engel olmak zorunda değil.”
Bu söylem yeni değildi; bastırılmıştı.
Özal sadece dile getirdi.
Erdoğan’ın yükselişi de benzer bir zeminde oldu.
90’larda koalisyonlar, krizler, yolsuzluk algısı; çökmüş merkez sağ, toplumdan kopmuş bir sol vardı. Dindar-muhafazakâr kesim hâlâ “misafir” gibiydi.
Erdoğan bu kesime şunu dedi:
“Bu ülkenin sahibi sizsiniz.”
Bu bir ideolojik devrim değil, temsiliyet devrimiydi.
İnsanlar ilk kez kendilerine benzeyen birini devletin merkezinde gördüler. Karşılık buradan doğdu.
Zamanlama meselesi
Liderlik sadece karizma değildir.
Sadece hitabet hiç değildir.
En çok da zamanlama meselesidir.
Aynı Erdoğan 80’lerde çıksaydı tutmazdı.
Aynı Özal 60’larda ortaya çıksaydı karşılık bulmazdı.
Toplum hazır değilse lider marjinal kalır.
Toplum hazırsa lider kaçınılmaz görünür.
Bugün nasıl bir lider karşılık bulur?
Bugünün Türkiye’sinde karşılık bulacak lider:
Kimlik savaşlarından uzak duran,
Ne geçmişle kavga eden ne de geçmişi kutsayan,
Dindar–seküler, Türk–Kürt, merkez–çevre ayrımlarını yumuşatan,
“Ben” değil “biz” dili kuran,
Büyük ideallerden önce adalet ve liyakati merkeze alan bir figürdür.
Bu yüzden bugün lider çıkmıyor gibi görünmesi, boşluk olmadığı anlamına gelmiyor.
Bu, boşluğun henüz bir yüz bulamadığı anlamına geliyor.
Siyasette liderler yoktan çıkmaz.
Boşluktan çıkar.
Ve o boşluk; temsil edilemeyen taleplerin, tıkanmış kurumların, yorgun ideolojilerin ve halkta biriken “artık böyle gitmez” duygusunun toplamıdır.
Bugün Türkiye tam olarak bu noktadadır.
Mehmet Emin Kuş/ Araştırmacı Gazeteci-Yazar




YORUMLAR