Bir ülkede yargı, siyaseti dizayn etmenin aracı hâline gelmişse, orada artık adaletten değil, güç mücadelesinden söz edilir. Çünkü yargının asli görevi siyasal alanı şekillendirmek değil; hukuku korumak, hakkı teslim etmektir.
Yargı, hakemdir. Hakem oyuna müdahale etmez; sadece kuralları uygular. Ama hakem taraf tutmaya başlarsa oyun bozulur. İşte mesele tam da budur. Eğer mahkemeler, siyasal aktörleri hizaya sokmanın, tasfiye etmenin, alan daraltmanın veya yön vermenin aracı hâline gelmişse; kararların hukuki değil siyasi olduğu kanaati toplumda kök salar. Bu kanaat bir kez yerleşti mi, adalet duygusu aşınmaya başlar.
Adalet duygusu, bir devletin görünmeyen harcıdır. Yıkımı sessiz olur ama derindir. İnsanlar mahkemeye değil, güce güvenmeye başlar. “Haklı olan mı kazanır, güçlü olan mı?” sorusu zihinlere yerleşir. Bu soru bir ülkede çoğalmışsa, orada hukuk devleti alarm veriyor demektir.
Siyaset sandıkta yapılır. Rekabet fikirle, projeyle, halkın iradesiyle olur. Eğer siyasal mücadele dava dosyalarına taşınırsa; demokrasi zemin kaybeder. Çünkü siyaset, mahkeme koridorlarında değil, milletin vicdanında şekillenmelidir.
Elbette yargı hukuka aykırı fiilleri denetleyecek. Kim olursa olsun suç işleyen hesap verecek. Ama bu denetim eşit, şeffaf ve tarafsız olmalıdır. Aksi hâlde yargı, güç sahiplerinin en etkili enstrümanına dönüşür. Ve en acısı da şudur: Adalet, görünürde vardır ama hissedilmez.
Bir ülkede yargı siyaseti dizayn ediyorsa, o ülkede adalet sağlanamaz. Çünkü adalet, tarafsızlık ister; bağımsızlık ister; cesaret ister. Yargı haktan değil güçten yana konumlandığında, sadece hukuk değil, toplumsal barış da yara alır.
Unutmayalım: Devletleri ayakta tutan şey korku değil, adalettir. Adalet zedelenirse, geriye sadece güç kalır. Güç ise kalıcı değildir.




YORUMLAR