Duyarsızlaş/tırıl/an İnsanlığın Hâli...
İnsan, kendini en çok ne zaman kaybeder bilir misin?
Acı bittiğinde değil…
Acıya alıştığında!...
Umursamazlaştığında!...
Çünkü acı insanı uyandırır, sarsar, silkeler. Ama alışkanlık, insanı rehavete sürükler, sessizleştirir ve uyutur. Uyuyan kalp ise en tehlikeli zindandır...
Bugün dünya dediğimiz sahnede olan biten hiçbir şey yeni değil. Zulüm de yeni değil, savaş da, kıtlık da, çocukların sömürülmesi de, kadınların ezilmesi de, masumların yok sayılması da… Yeni olan tek şey, bunların artık insanın içini yakmaması!... Gazze’de olan, Yemen’de yaşanan, Uygur’da süregelen, Afrika’da bitmeyen, Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da defalarca tekrarlanan ve şimdi Epstein dosyalarıyla yeniden önümüze serilen bütün o karanlık hikâyeler aslında tek bir hikâyenin farklı sahneleri: İnsanlığın vicdanını yavaş yavaş kaybetme ve ruhsuzlaşma hikâyesi. Tam da bunun için sürekli arkası kesilmeksizin o görüntüler, haberler, sesler, sahneler ve tüm detaylar tekrarlanır durur.
Buna da bir isim verdiler:
Overton Penceresi.
Toplumların kabul edebileceği ve/ya direnç göstereceği şeylerin sınırını adım adım kaydırma sanatı. Önce “düşünülemez” olanı gösterirler, sonra “radikal” diye tartıştırırlar, ardından “iki tarafı da dinleyelim” derler, sonra “makul sebepleri var” diye gerekçelendirirler, bir bakarsın ki her şey artık “normal” olmuş, en sonunda da yasaya, sisteme, düzene dönüşmüş yani "politik" hâle gelmiş. Toplum seçmez, toplum ısıtılır ve alıştırılır. Ve insan fark etmeden kendi kalbinin sınırlarını yavaş yavaş kaydırır.
Psikolojide buna DUYARSIZLAŞ/TIR/MA denir. İnsan ilk gördüğünde şok olur, öfkelenir, ayağa kalkmak ister ve direnç gösterir. Ama aynı karanlık görüntüler, aynı haberler, aynı sahneler sürekli tekrarlandıkça beyin yorulur, kalp yorulur, vicdan yorulur ve alışırlar. Bir süre sonra insan artık üzülmez, öfkelenmez, tepki vermez ve harekete geçemez. Hiçbir şey değişmeyince, yaptırım da ugulanmayınca, hakk edenlere cezası verilmeyince insanlar da sadece izler. Ve “dünya ve/ya sistemler böyle zaten!” der. O cümle, ruhun mağlubiyet bayrağıdır ne yazık ki.
Medya ise her zaman bu sürecin en sadık hizmetkârıdır. Gerçeği göstermek için değil, gerçeğe alıştırmak ve duyarsızlaştırmak için çalışır. Gündüz kuşaklarında ahlâksızlığı sıradanlaştırır, dizilerde ilişkileri boşaltır, haberlerde acıyı magazinleştirir. Her şey gösterilir ama hiçbir şey hissettirilmez. Çünkü his olmazsa hareket olmaz. Hareket olmazsa zincire de gerek kalmaz. Ve işin acısı bu süreçte bunların tamamını insanlara gönüllü yaptırmış olurlar ve evrensel yasalara da aykırı hareket etmemiş olur bu Karanlıklar!!!
Asıl tehlike zulümün varlığı değil. Zulüm hep vardı. Asıl tehlike insanın artık zulume alışması, normalleştirmesi ve üzülmemesidir. Asıl felaket kötülüğün çoğalması değil, iyiliğin yorulması ve pes etmesidir. Zalimler her zaman azdır ve güçleri de zayıftır lâkin hep organize ve birlik hâlindedir... Ama susan, korkan, umutsuz, dağınık ve güvensiz kalabalıklar çoktur. Ve her sistem şunu çok iyi bilir: Vicdan uyursa, hiçbir kapıyı kilitlemeye gerek yoktur.
İşte bu yüzden uyanış, yeni bilgiler öğrenmek değildir. Herkes zaten her şeyi biliyor hele de bu dijital çağda. Uyanış, yeniden utanabilmektir ve Âlemlerin Yaratanına bağlanmaktır... Yeniden öfkelenebilmektir. Yeniden kalpten sızlayabilmektir. Yeniden adaleti dava edinmektir. Çünkü kalbi sızlamayan ve vicdanını kullanmayan insan, ne kadar zeki olursa olsun, çoktan yönetiliyordur zira akleden kalbinden uzaktır.
Ve insanlık belki de en çok şunu hatırlamak zorunda: Dünya karardığında mesele ışığın sönmesi değil… Işığa bakmaktan vazgeçmektir.
Âlemlerin Yaratıcısı'na yabancı ve gurbet olmaktır.
Y'ol'umuz her daim sev'gi'de buluşsun ve selâm ol'sun Can'lar...
Peri'han Taşdemir...
...
..
.


YORUMLAR