Olup bitenler karşısında ne söylesek eksik kalıyor. Çünkü bazı zamanlar, kelimeler acının gerisinde kalır, cümleler vicdanın yükünü taşıyamaz. Bugün İslam coğrafyası dediğimiz geniş havzada yaşananlar tam da böyle bir döneme işaret ediyor.
Gazze'de yıkılan bir bina, Suriye'de yerinde edinen bir aile, yemen'de açlıkla sınanan her çocuk, Irak'ta yıllardır toparlanamayan her şehir... Siyasal sorumluluğun, yönetsel zahafiyetin ve küresel çıkar çatışmalarının somut sonuçlarıdır. Filistin, Suriye, Yemen ve Irak örnekleri, bir coğrafyanın kaderinin sadece dış güçlerle değil, içerdeki yönetim anlayışı ile de şekillendiğini gösteriyor. Ülke dışında yaşayan İran kökenli vatandaşların İsrail ile birlikte sevinmeleri bunun en bariz örneği.
Elbette tarihsel sömürge anlayışı, küresel güç dengeleri ve büyük devletlerin müdahaleleri inkar edemeyiz. Ancak bu gerçek, yöneticilerin sorumluluğu ortadan kaldırmıyor/ kaldırmaz. Çünkü yönetmek sadece iktidar olmak değildir, aynı zamanda kriz anında halkın onurunu, güvendiğini ve geleceğini koruyabilmektir.
Bugün Ortadoğu'da birçok ülkede yöneticiler, halklarının iradesini güçlendiren kurumsal yapılar inşa etmek yerine kısa vadeli siyasi hesaplara hapsolmuş görünüyor. Oysa güçlü devlet dendiğinde; güçlü kurumlar, hesap verilebilir yönetimler ve hukukun üstünlüğü ile ayakta durabilir. Kurumların zayıf olduğu yerde toplumsal Güven de zayıflar, dolayısıyla dış müdahale kolaylaşır iç çatışmalar derinleşir.
İslam dünyasında sık sık "ümmet bilinci"nden söz eder. Fakat bu bilincin retorikten öteye geçebilmesi için dayanışmanın sadece sözde değil, fiiliyatta da görünür olması gerekir. Sessizlik de bir tercih olmakla birlikte gelecekmiş tepki de bir sorumluluktur.
Tüm yöneticilerin payı var demek belki sert bir ifadedir. Fakat şu soru çok önemli: eğer Adalet tesis edilemiyorsa, eğer çocuklar ölürken diplomasi susuyorsa, eğer insanlık onuru her gün biraz daha aşınıyorsa; yöneticilerin sorumluluğu sorgulanması gerekmez mi?
Belki de asıl mesele, gücü kutsallaştıran siyaset anlayışı terk edip, tek adamlık anlayışından ziyade emaneti merkeze alan bir yönetim ahlakına dönmektir. Çünkü yönetim bir imtiyaz değil bir sorumluluktur. Ve sorunun hesabı sadece tarihe değil; önce topluma vermeli, varsa sonra vicdana da verilir.




YORUMLAR