Reklam
Kadını Etiketleme Kolaycılığı: "Yatak Düşkünü"...
Emine Kurtboğan

Emine Kurtboğan

Kadını Etiketleme Kolaycılığı: "Yatak Düşkünü" Söylemi Üzerine

27 Ocak 2026 - 18:18

Toplumda bazı kelimeler vardır; ilk bakışta masum bir tanımlama gibi durur ama aslında derin bir zihniyetin izlerini taşır. “Yatak düşkünü” ifadesi de onlardan biridir. Gündelik sohbetlerde, sosyal medyada, kimi zaman bir tartışmanın ortasında, kimi zaman fısıltıyla söylenir. Söyleniş biçimi değişse de anlamı hep aynıdır: Kadını yerli yerine koymak, sınırlarını hatırlatmak.
Bu ifadenin bu kadar yaygın olması tesadüf değildir. Çünkü bu bir bireysel kanaatten çok, kolektif bir refleksin ürünüdür. Kadını tanımlamaktan ziyade, kadına biçilen rolü ve haddini hatırlatan bir dildir bu. Kadının ne yaptığıyla değil, ne yapmaması gerektiğiyle ilgilidir.
Toplumsal hafızada erkek cinselliği çoğu zaman “doğal”, “kontrol edilemez”, hatta “kaçınılmaz” olarak kabul edilir. Erkek arzusu mazur görülür, normalleştirilir. Aynı durum kadın için geçerli değildir. Kadın arzu ettiğinde, arzusunu ifade ettiğinde ya da görünür olduğunda; bu bir insanî durum olarak değil, ahlaki bir sapma olarak kodlanır. İşte etiket tam bu noktada devreye girer.
“Yatak düşkünü” söylemi, kadının cinselliğini bir kişilik özelliğine indirger. Oysa kimse bir erkeği arzusu üzerinden tanımlamaz. Kadının cinselliği ise tek başına onun kimliğiymiş gibi sunulur. Böylece kadın, çok boyutlu bir özne olmaktan çıkar; hakkında konuşulan, sınıflandırılan, yargılanan bir nesneye dönüşür.
Bu dil aynı zamanda büyük bir düşünme tembelliği içerir. Anlamak emek ister. Dinlemek, bağlamı görmek, insanı insan olarak ele almak zahmetlidir. Etiketlemek ise hızlıdır. Tek kelimeyle hüküm verir, tartışmayı kapatır, vicdanı rahatlatır. Toplumsal çifte standart da bu hızın arkasına saklanır.
Daha da çarpıcı olan şudur: Kadının bedeni ve arzusu rahatlıkla konuşulur, didiklenir, dedikodu malzemesi yapılır. Ama aynı rahatlık kadının sınırlarına, rızasına ve öznesine gösterilmez. Kadın hakkında konuşmak serbesttir; kadının kendisi konuştuğunda ise rahatsızlık başlar.
Bu noktada mesele bireysel ahlak değildir. Kim ne yapıyor, nasıl yaşıyor sorusu değildir asıl sorun. Asıl mesele, kadının cinselliğinin hâlâ kamusal denetime açık bir alan olarak görülmesidir. Toplum, kadının bedeni üzerinde söz söyleme hakkını kendinde görmektedir. Bu hak, kimi zaman ahlak adına, kimi zaman gelenek, kimi zaman “namus” kavramı üzerinden meşrulaştırılır.
Üstelik bu dil yalnızca erkekler tarafından üretilmez. Toplumsal normlar içselleştirildikçe, kadınlar da bu denetim mekanizmasının parçası hâline gelir. Böylece mesele bireyleri aşar; kültürel bir kod, kuşaktan kuşağa aktarılan bir bakış açısı hâlini alır.
Oysa sağlıklı bir toplumda, bir kadının cinselliği onun karakterinin ölçütü değildir. Bir insanın ahlakı, arzularıyla değil; başkalarına verdiği zarar, kurduğu ilişkiler ve taşıdığı sorumluluklarla ilgilidir. Kadını tek bir alana sıkıştıran her dil, toplumu da daraltır.
Belki de asıl sorulması gereken şudur:
Kadınları bu kadar kolay etiketleyen bir dil, neyi korumaya çalışmaktadır?
Cevap açık: Bu dil ahlakı değil, düzeni korur. Daha doğrusu, erkek merkezli konforu, kontrolü ve iktidarı. Kadının özne olmasından, kendi hayatını tanımlamasından duyulan korkuyu örter.
Çünkü mesele kadının ne yaptığı değildir.
Mesele, toplumun kadına ne kadar alan tanımaya hazır olduğudur.
Ve unutulmamalıdır ki bir toplumun aynası, kadınlar hakkında kurduğu cümlelerdir.
O cümleler kirliyse, aynada görünen de temiz olmayacaktır.

YORUMLAR

  • 0 Yorum