Şanlıurfa’da çekimleri devam eden Halef dizisi, daha şimdiden tartışmaların odağı haline gelmiş durumda. Elbette bir yapımın birebir gerçeği yansıtma zorunluluğu yoktur. Sinema ve televizyon, doğası gereği abartıyı, dramatizasyonu ve kurguya dayalı anlatımı barındırır. Ancak mesele yalnızca kurgu meselesi olmaktan çıktığında, işin rengi değişir.
Çünkü burada söz konusu olan sadece bir hikâye değil; bir şehrin kültürü, toplumsal yapısı ve hafızasıdır.
Şanlıurfa gibi köklü bir medeniyetin, binlerce yıllık birikiminin ve çok katmanlı toplumsal dokusunun böylesine yüzeysel ve çarpıtılmış bir şekilde sunulması, sadece bir “sanatsal tercih” olarak değerlendirilemez. Bu, doğrudan doğruya bir temsil sorunudur.
Dizide çizilen tabloya baktığımızda; kimin eli kimin cebinde belli olmayan, herkesin birbirine ihanet ettiği, ahlaki sınırların tamamen ortadan kalktığı, karmaşık ve yozlaşmış bir toplumsal yapı resmediliyor. Yasak ilişkiler, belirsiz soy bağları, sürekli entrika ve şiddet… Üstelik tüm bunlar “ağalık” kavramı üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılıyor.
Peki gerçekten Şanlıurfa bu mu?
Bu şehir, misafirperverliğiyle, kadim gelenekleriyle, inançlarıyla, aile yapısına verdiği önemle bilinir. Elbette her toplumda olduğu gibi sorunlar, çatışmalar ve insan hikâyeleri vardır. Ancak bir şehri bütünüyle yozlaşmış, kirli ve ahlaksız bir yapı içinde göstermek; gerçekle bağını koparmış, kolaycı ve sorumsuz bir anlatımın ürünüdür.
“Ağalık” meselesine gelince… Dizide bu kavram neredeyse bir suç organizasyonu gibi sunuluyor.
Oysa tarihsel olarak ağalık, her ne kadar eleştirilecek yönleri olsa da, aynı zamanda bir sosyal düzenin, sorumluluğun ve yerel otoritenin de ifadesidir. Bugün bile bu yapı, geçmişteki anlamından büyük ölçüde uzaklaşmışken, onu sadece zorbalık ve kirli ilişkiler üzerinden anlatmak, hem tarihsel hem de sosyolojik bir çarpıtmadır.
Burada asıl sorun, dramatik etki yaratma adına hakikatin göz ardı edilmesidir. Çünkü izleyici, özellikle bu şehri hiç görmemiş olanlar, anlatılanı gerçek zannetme eğilimindedir. Bu da Şanlıurfa’nın algısına doğrudan zarar verir.
Bir başka dikkat çeken nokta ise, dizinin karakter kurgusudur. Neredeyse hiçbir karakterin sağlam bir ahlaki zemini yok. Herkes gri değil, neredeyse tamamen karanlık. Oysa güçlü hikâyeler, sadece kötülükten değil; iyilik ile kötülüğün çatışmasından doğar. Burada ise tek boyutlu bir yozlaşma estetiği söz konusu.
Şunu açıkça söylemek gerekir:
Sanat özgürdür, ancak sorumsuz değildir.
Bir şehri fon olarak kullanmak başka, o şehrin kimliğini dönüştürmek başkadır. Eğer bir yapım, bulunduğu coğrafyadan besleniyorsa, o coğrafyaya karşı da bir sorumluluk taşır.
Şanlıurfa, yalnızca dramatik entrikaların sahnesi değildir.
Bu şehir; peygamberler diyarıdır, kültürdür, müziktir, hikâyedir, insandır.
Ve en önemlisi, bu şehir gerçektir.
Kurgu ise, gerçeği tamamen yok saydığında değil; onu derinleştirip anlamlandırdığında değer kazanır. Halef dizisi ise şu an için bu çizginin oldukça uzağında duruyor.
Eğer bu yapım gerçekten kalıcı olmak istiyorsa, sansasyonla değil; hakikate yaklaşarak yol almalıdır. Aksi halde geriye sadece tartışma ve rahatsızlık bırakacaktır.
Yorumlar
Kalan Karakter: