Son dönemde haber bültenlerini izlemek, adeta bir felaketler silsilesini takip etmeye dönüştü. Bir yanda önüne kattığı her şeyi sürükleyen seller, diğer yanda bembeyaz bir örtünün altında kalan hayatlar...
Gök yarılıyor, toprak sarsılıyor ve bizler bu devasa kâinatın ortasında doğanın kadim öfkesine tanıklık ediyoruz. "Felaketler üst üste geliyor" cümlesi artık gündelik dilimizin acı bir parçası. Peki, bu durum sadece bir tesadüf mü, yoksa doğanın bize gönderdiği sert bir uyarı mı?
Doğayı kendi kurallarına doğallığına göre değil, kendi hırslarımıza göre şekillendirmeye çalıştıkça karşılığını aynı sertlikte alıyoruz. İklim krizi artık uzak bir geleceğin senaryosu değil; bugün dere yataklarına kurulan evlerde, bitki örtüsü bozulan yamaçlarda bizzat yaşadığımız bir gerçeklik. Doğa, kendinden çalınanı eninde sonunda geri alıyor ve sanki bize unuttuğumuz o hakikati fısıldıyor ve soruyor: "Siz bu mülkün sahibi değil, sadece emanetçisiniz. Bu kadar hırsla ve doyumsuzlukla sahiplenmek niye?”
Bu trajedi silsilesinde en büyük sınavı, şehri imar eden eller veriyor. Bir kenti inşa etmek, sadece taş üstüne taş koymak değil, binlerce canın kaderini o taşın arasına yerleştirmektir.
Mimarlarımız; estetiği sadece göz alıcı cephelerde değil, doğanın ritmine uyum sağlayan tasarımlarda ve kendi vicdanlarında aramalıdır.
Mühendislerimiz; bilimin sarsılmaz doğrularından bir milim bile sapmamalı, hesap makinelerinin soğuk rakamlarını vicdanla harmanlamalıdır.
Müteahhitlerimiz ise şunu asla unutmamalıdır: Kar hırsıyla çalınan her bir torba çimento, demir vb. aslında bir insanın yaşama sevincinden çalınmıştır. Zemini çürük bir binanın gösterişli balkonu, altındaki uçurumu gizlemeye yetmez.
Felaketler karşısında çaresiz hissetmek insani bir duygu, ancak bu çaresizliği kalıcı bir kadere dönüştürmemek bizim elimizde. Afet yönetimi sadece kriz anını değil, krizi önleme sürecini de kapsamalıdır. Bilimin ışığında hareket etmek ve doğayla inatlaşmak yerine onunla uyumlu yaşamayı öğrenmek artık bir tercih değil, hayati bir zorunluluktur.
Artık ağaçların kök salmadığı yerde betonun çiçek açmasını bekleyemeyiz. Günün sonunda sular çekilip karlar eridiğinde geriye kalan tek gerçek; ne kadar zengin olduğumuz değil, ne kadar "insan" kalabildiğimizdir. Yarın çok geç olmadan, bugün ders çıkarma vaktidir.
Hiçbir şey için geç değildir. Bir insan niyetini düzeltir de dengesi şaşmış olan terazisini tamir etmek isterse her şey değişir. Umutla…
Fazile AŞAR AYDINALP
Yorumlar
Kalan Karakter: