Bir poşet düşünün…
Evet, bildiğimiz o sarı poşet.
Hani marketten aldığımız, çoğu zaman elimizde buruşturup taşıdığımız,
hatta bazen utanır gibi sakladığımız…
Ama gün geliyor, aynı sarı poşet birinin elinde “trend” oluyor.
Fotoğraflara giriyor, konuşuluyor, hatta neredeyse bir “stil” parçasına dönüşüyor.
Demek ki mesele poşet değil.
Mesele; onu kimin taşıdığı ve nerede taşıdığı.
Çünkü aynı sarı poşet,
birinin elinde “gündem” olurken,
bir başkasının elinde sıradanlığın en görünmez hali olabiliyor.
Hayat da tam olarak böyle değil mi?
Bazen çok kıymetli bir insan,
yanlış bir ortamda, yanlış insanların arasında
bir sarı poşet gibi hissediyor kendini…
Var ama fark edilmiyor.
Orada ama değer görmüyor.
Oysa aynı insan, doğru yerde, doğru gözlerin önünde
hiçbir şey yapmasa bile dikkat çekiyor.
Sadece varlığıyla…
Çünkü değer, çoğu zaman sandığımız gibi içimizde saklı kalmıyor.
Değer, doğru yerde görünür oluyor.
Ve en acısı şu:
İnsan bazen bulunduğu yer yüzünden
kendi değerinden şüphe etmeye başlıyor.
“Ben mi yetersizim?” diyor.
“Yoksa ben gerçekten bu kadar sıradan mıyım?”
Hayır.
Belki de sadece
yanlış vitrindesin.
Çünkü bazı vitrinler,
en parlak şeyi bile soluk gösterir.
Bazı kalabalıklar,
en güçlü sesi bile duymak istemez.
Sarı poşet bu yüzden bir sembol aslında.
Ucuz ya da pahalı olmasıyla değil,
ona yüklenen anlamla ilgili.
Birinin elinde “hikâye”,
bir başkasının elinde “eşya” sadece.
O yüzden belki de artık şunu sormalıyız kendimize:
“Ben ne taşıyorum?” değil…
“Ben nerede duruyorum?”
Çünkü doğru yerdeysen,
sarı bir poşet bile sana yakışır.
Yanlış yerdeysen,
en değerli şeyler bile seni anlatmaz.
Ve insan…
kendini en çok,
değer görmediği yerde unutuyor.
Yorumlar
Kalan Karakter: