İnsanın İçine Doğru Açılan İlahî Y'ol'culuğu...
İnsan…
Sadece görünen bir beden değildir.
Bir et parçasından, kemikten, zihinden ibaret hiç değildir. Çünkü insanın içinde görünmeyen bir âlem vardır. Ve insan, ömrü boyunca aslında o âlemi arar durur.
Kimi bunu başarı sanır…
Kimi aşk…
Kimi bilgi…
Kimi de güç…
Oysa insanın bütün arayışları, hakk'ikatte kendi özüne yapılan sessiz bir dönüş yolculuğudur.
Kur’an’ın insan için kullandığı kavramlar ve semboller hiçbir zaman tesadüf değildir. Çünkü Âlemlerin Rabbi, insanın iç dünyasını anlatırken tek bir “kalp” kelimesi kullanmaz. Her biri başka bir derinliğe işaret eden farklı birer sır kapıları açar.
İlk durak “Sadr”dır…
Yani göğüsün dış çeperi…
Dış dünyanın seslerinin çarptığı ilk alan…
Kaygılar, vesveseler, korkular, öfkeler, insanların sözleri, dünyanın yükü önce burada yankılanır. Bu yüzden Kur’an bazen daralan insan için “göğüsü sıkıştı...” der.
Çünkü insanın yükü önce sadrına çöker, oturur.
Ve insan ne zaman yalnızca dış dünyaya odaklanırsa, kalbinin merkezinden uzaklaşır. Sürekli dışarıyı düzeltmeye çalışırken içerideki dağınıklığı göremez ve kendinden bîhaber olur.
Oysa hakk'ikî yolculuk dışarıya değil, içeriye doğrudur…
Nitekim Rabbimiz buyurur:
Biz ona şah damarından daha yakınız.
Kaf / 16
İnsan çoğu zaman uzaklarda aradığı şeyi, aslında kendi öz'ünde taşır.
Sonra insanın içinde “Kalb” uyanmaya başlar…
Kalb…
Sürekli değişen ve dönüşen merkez…
Kelime kökü bile dönüşmekten gelir. Çünkü insanın kalbi sabit değildir. Bir gün sevgiyle genişler, bir gün korkuyla daralır. Bir gün imanla parlar, bir gün dünya ile kararır...
Bu yüzden kalp sadece bir organ değildir. Kalp; insanın yönüdür, kıblesidir, kâbesidir.
Ve Kur’an şöyle seslenir:
Onların kalpleri vardır fakat onunla idrak etmezler… A’râf / 179
Demek ki kalp sadece hissetmez…
Anlar.
Sezer.
İdrak eder.
Karar verir...
Modern dünya zihini çok büyüttü ama kalbi ihmal etti. Oysa insan yalnızca düşünerek şifa bulamaz. Çünkü bazı yaraları bilgi değil, ancak gönül onarır.
İşte burada “Gönül” devreye girer…
Gönül, kalbin yumuşamış hâlidir.
Merhametle genişleyen iç iklimdir.
İçinde kibir azaldıkça gönülü büyür.
Tasavvuf ehli gönülü, ilahî tecellilerin aynası olarak görür. Çünkü kırılmamış bir ego hakk'ikati taşıyamaz. Bu yüzden bazı acılar ceza değil, kalbi inceltme terbiyesidir.
İnsan en çok kırıldığı yerden derinleşir bazen… Ve bazı insanlar yaşadıkları acılar yüzünden karanlığa düşmez; tam tersine, o acının içinden hakk'ikatini doğurur. Çünkü yara alan yer bazen ışığın giriş kapısı olur.
Sonra “Fuad” açılır…
Fuad, yanan, nasılsın harlanan kalptir.
Hakj'ikati hisseden değil, artık gören ve yakînen yaşayan merkezdir.
Kur’an’da Hz. Musa’nın annesi için geçen şu ifade çok derindir:
Musa’nın annesinin fuadı bomboş kaldı… Kasas / 10
Buradaki fuad, sıradan bir duygu değildir. İnsanın en derin yanışını, en saf hissedişini anlatır. Çünkü fuad, insanın yalnızca aklıyla değil, bütün varlığıyla gördüğü makamdır.
Artık orada sezgi başlar… Basiret açılır… Feraseti gelişir. İnsan olayların görünen yüzünden çok, ardındaki manayı fark etmeye başlar. Furkanı açılmıştır artık...
Ve yolculuk derinleştikçe insan “Lûb”e yaklaşır…:
Lûb; özdür.
Saf ve som akıldır.
Hakk'ikatin kabuksuz ve sade hâlidir.
Bu yüzden Kur’an sürekli “Ulul elbab” der. Yani hakk'ikatin öz'ünü kavrayabilenler…
Çünkü herkes bakar ama herkes göremez. Herkes duyar ama herkes işitemez.
Ve en derinde…
Sûveyda vardır…
Kalbin içinde saklı o siyah nokta…
Ama karanlık değil; sır taşıyan gizli merkez…
Tasavvufta Sûveyda, insanın Rabbine en yakın olduğu içsel derinliklerden biri olarak anlatılır. Oraya zihinle inilmez. Oraya gösterişel, egoyla, kibirle hiç varılmaz. Oraya ancak arınarak ve saflaşarak yaklaşılır...
İnsan sustukça…
Azaldıkça…
Teslim oldukça…
Kalbin üzerindeki pas kalkmaya başlar.
Nitekim Rabbimiz buyurur:
Hayır… Bilakis işleyip kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine pas olmuştur. Mutaffifîn / 14
Kalp paslandığında insan hakk'ikati seçemez olur. Ama gönül arındığında insanın içine bambaşka bir nur doğar.
İşte o zaman insan şunu fark eder:
Aradığı huzur... ;
Bir yerde değilmiş…
Bir insanda değilmiş…
Bir makamda değilmiş…
Her hangi birinde değilmiş...
İnsanın asıl yolculuğu, kendinden kendine…
Kendinden Rabbine doğruymuş.
Ve belki de bütün mesele şudur:
İnsan, dünyaya bir şey olmaya değil…
Öz'ündeki hakk'ikati hatırlamaya gelmiştir.
Hatırla! Sen bu dünyadan önce Lûb'eyne ol'up, sonra da Sûveyda olarak geçmelisin... Hatırla...
Y'ol'umuz her daim sev'gi'de buluşsun ve selâm ol'sun Can'lar...
Peri'han Taşdemir...
...
..
.
Yorumlar
Kalan Karakter: