Kur’an’da bazı sûreler vardır ki sadece okunmaz, insanın kalbine dokunarak onu hatırlamaya çağırır. Rahman Sûresi de böyle bir sûredir. Bu sûre, varlığın içindeki rahmet düzenini anlatan yüce bir davettir. Ve benim ilk günden beri en sevdiklerimdendir.
Sûrenin daha ilk kelimesi bu sırrı açar:
Rahman.
Çoğu zaman Rahman ismi yalnızca merhamet olarak anlaşılır. Oysa Rahman, bundan çok daha kapsamlı bir hakk'ikati ifade eder. Rahman; varlığın maddî ve manevî bütün boyutlarının dayandığı ilahî altyapıdır. Evrenin var olabilmesini mümkün kılan, her şeyi kuşatan ilahî öz'dür.
Rahim ise bu öz'ün yaratılış içinde işleyişe geçmiş hâlidir. Yani Rahman varlığın kaynağı olan rahmettir; Rahim ise bu rahmetin hayatın içinde tecelli ederek akmasıdır. Bir tohumun içinde saklı potansiyel Rahman ise, o tohumun filiz verip ağaç olması ve meyveye durup tohum vermesi de Rahim’dir.
Bu yüzden sûrenin başlangıcı çok anlamlıdır:
Rahman,
Kur’an’ı öğretti,
İns'anı yarattı,
Ona beyanı öğretti.
Burada insanın yaratılması bile bir bilinç sistemi ve düzeni içinde anlatılır. Çünkü insan sadece yaşayan bir varlık değildir; hakk'ikati anlayabilecek bir kalp ve idrak taşıdığı için yaratılmıştır. “Beyan” denilen şey de yalnızca konuşma yeteneği değildir. Beyan, hakk'ikati ayırt edebilme, anlamı fark edebilme, varlıkta saklı olan mânâyı okuyabilme kabiliyetidir. Dikkat edersek Kur'an, hakk'ikat, ins'an ve dahi her şeyden önce yaratılmış olan o ilk varlıktır. Sonra da bu hakk'ikati idrak edecek ve kullanabilecek şekilde varlık ve ins'an yaratılmıştır...
Sûrede sonra gökyüzünden, güneşten, aydan, yıldızlardan, bitkilerden ve yeryüzünden bahsedilir. Bunlar basit bir doğa tasviri için değildir. Bütün bunların ardından gelen ayet aslında mesajı açıklar:
“Göğü yükseltti ve mizanı koydu.”
Mizan; ölçü, denge ve adalet demektir. Evren başıboş bir hareket değil, ölçü üzerine kurulmuş bir uyumdur. Güneşin doğuşundan bir çiçeğin açmasına kadar her şey bu denge içinde gerçekleşir. İnsan bu mizanın farkına vardığında hayatıyla uyum kurar. Dengenin dışına çıktığında ise huzursuzluk ve karmaşa başlar.
Rahman Sûresi bu yüzden yalnızca gökyüzünü anlatmaz; aslında insanın iç dünyasını ve göğünü de anlatır. Çünkü dışarıdaki düzenle insanın iç düzeni aynı yasaya bağlıdır. Ve içeride ne varsa dışarıya yansıyan da odur.
Sûrede geçen bir başka güçlü sembol de iki denizin buluşmasıdır:
“İki denizi salıverdi; birbirine kavuşuyorlar. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçmezler.”
Bu ayet dış dünyada okyanusların farklı akıntılarını anlatır gibi görünse de insanın iç dünyasına da işaret eder. Varlıkta her zaman iki alan/ kutup vardır: görünür olan ve görünmeyen olan. Akıl ve kalp. Madde ve mânâ. İyi ve kötü. Zalim ve mazlum. Şeytan ve melek. İnsan bu iki alanın arasında yaşayan bir varlıktır. Birini tamamen reddettiğinde dengesini kaybeder. İkisini birlikte idrak ettiğinde ise derin bir anlayış doğar ve perdeler kalkar...
Aynı ayetlerin devamında şöyle denir:
“O iki denizden inci ve mercan çıkar.”
İnci ve mercan, insanın içinde doğan ve genişleyen hikmetin birer sembolü gibidir. İç dünyasında denge kurabilen insanın kalbinden anlayış, bilgelik ve incelik doğar.
Rahman Sûresi ilerledikçe varlığın güzelliği, yeryüzünün nimetleri, bahçeler, sular ve cennet tasvirleri anlatılır... Bunların her biri aslında aynı gerçeği hatırlatır: varlık bir rahmet düzenidir. İnsan bu düzeni fark ettiğinde hayatı bammmbaşka görünmeye başlar. Çünkü o zaman her şey yalnızca bir nesne değil, ilahî bir ikram ve sistem gibi hissedilir.
Sûrede en dikkat çekici olan ise sürekli tekrar eden ayettir:
“Öyleyse Rabbinizin hangi nimetini yalanlayabilirsiniz?”
Bu soru sûrenin içinde tekrar tekrar gelir. Her defasında insanın kalbine aynı hatırlatmayı yapar. Gökyüzü anlatılır, ardından bu soru sorulur. Denizler anlatılır, yine bu soru sorulur. İnsan yaratılışı anlatılır, tekrar aynı soru gelir... Tekrar tekrar neyi hatırlatmak ister, düşün...
Bu tekrarın hikmeti derindir. Çünkü insan çoğu zaman nimetin içinde yaşarken onu pek fark etmez. Nefes alır ama düşünmez ve idrak etmez. Güneş doğar ama dikkat etmez. Kalbi atar ama hiç hayret duymaz. Varlığı görür ama şahit olamaz...
Rahman Sûresi insanın omuzuna dokunan bir ses gibidir. Her anlatımdan sonra sanki şöyle sorar:
Kalbin atıyor…
Denizler akıyor…
Ağaçlar büyüyor…
Göklerin kurulmuş…
Yeryüzün hazırlanmış…
"Bunca ikramın içinde hâlâ hangi nimeti inkâr edebilirsin?!..."
Bu soru bir azarlama ve/ya uyarı değil, bir uyanış ve aydınlanma çağrısıdır. İnsan şikâyetin içinden çıkıp hayretin içine girdiğinde hayy'atın bütün anlamı değişir. Çünkü o zaman varlığın baştan sona rahmetle örülmüş olduğunu fark eder.
Rahman Sûresi’nin özü aslında tek bir hakj'ikati hatırlatır:
"Evren rahmetten doğmuştur". İnsan bu rahmeti fark edebilecek bir bilinçle yaratılmıştır. Ve kalp uyandığında insan şunu hisseder:
Ben rahmetin ve sevginin içindeymişim... Ben, bu rahmet ve sevginin kendisiymişim! Hatırla...
Y'ol'umuz her daim sev'gi'de buluşsun ve selâm ol'sun Can'lar...
Peri'han Taşdemir...
...
..
.
Yorumlar
Kalan Karakter: