İnsan…
Zaman ve mekânla sınırlı, müebbet bir yolcu. Yola istemsiz ve seçimsiz başlamış; buna rağmen Yaradan’ın sonsuz merhametine, rahmet nazarlarına mazhar olmuş özel bir mahlûk. Yaratılanların çoğundan üstün; akıl ve irade ile teçhiz edilmiş. Bir o kadar da zayıf, aceleci, zalimleşebilen; nefsine tapınabilen, Rabbini unutabilen…İnsan…
Eğer kelimenin kökü nisyandan geliyorsa, bildirilen hakikatleri unutması da büyük ölçüde muhtemeldir.
Dünya hayatı adeta bir yolculuktur. İnsanın kendi isteğiyle çıkmadığı, geçici bir yolculuk… Buna rağmen insan, dünyaya geldikten sonra bu geçiciliği ve yolculuğu fazlasıyla sever olur. Öyle ki bir gün bırakıp gideceğini çoğu zaman hatırına bile getirmez. İlahi uyarılar ve elçiler olmasa, insan dünyanın sahibi olduğu yanılgısına kolayca düşerdi. Buna rağmen bu yanılgıyı yaşayanlar yine de vardır.
İnsan dünya yolculuğunda kimi zaman yol arkadaşlarıyla yürür, kimi zaman edindiği bineklerle yol alır. Bazen bir ağacın gölgesinde dinlenir; bazen dinlenceyi eğlenceye çevirir ve yolculuğu unutur. Nice badireler atlatır. Yürürken yağmurlara, boranlara yakalanır; fırtınalarda döne savrula yönünü kaybeder. Bir ara bir deli aşka düştüğünü sanır, divane olur, feleğini şaşırır. Sonra durulur; aklını başına devşirir, yolu fark eder. Sırtındaki yükün ağırlığını duyumsar.
Kimi zaman yolu ve yolculuğun gerektirdiği sorumlulukları hatırlar insan. Boşa geçen yıllarını, savrulan emeklerini düşünür. Koca bir taş başına düşmüşçesine aklı başına gelmeye başlar. Derin yanılgılardan geçtiğini anımsar; nedamet getirir, pişman olur, kahrolur. Ama vazgeçmez. Ne yoldan vazgeçebilir ne de yolculuktan… Kaçış yoktur. Müebbet yürüyüşünü tamamlamalı, geçmesi gereken duraklardan geçmelidir insan. Her durakta eğitilmek, her menzilde imtihanını vermek zorundadır. Çünkü sınanmalar henüz bitmemiştir. Zorluklarla nefis arınacak, saflaşacak ve insan, biricikliğinin künhüne varacaktır.
Asıl ve kalıcı yurda doğru yürürken, verilecek son hesabın provasını yapar insan. Hayat nimetinin külfeti gereği, dolu dolu ve anlamlı bir yaşam inşa etmeye çalışır; eğer daha yüce ve üstün bir hayata iman etmişse… Yani ahirete. Ahiret evini nasıl hazırladığı, nelerle süslediği, hangi ayrıntılara önem verdiği çok sonra karşısına çıkacaktır. Takdir mi kazanmıştır, tekdir ve kötek mi; işte o zaman açıklığa kavuşacaktır. İnsan bazen bu sonu o kadar uzak görür ki, hiç gelmeyeceğini vehmeder. Oysa yolculuğun sonunda, hayatının filmi kare kare gözlerinin önünden geçecektir. O ana kadar insana mühlet tanınmıştır.
Peki, insan bunun farkında mıdır?
Muhtemelen çoğu değildir. Dünyadayken uyur gibidir insan; uyurgezer misali… Ölünce uyanacaktır. Dünyanın karmaşasına, cümbüşüne, sefahatine ve göz boyayıcı aldatıcılığına kapılanları acıklı bir sonun beklediği muhakkaktır. Farkında olanların azlığı ise apaçık ortadadır. Gafil ve unutkan kalabalıklar içinde, ayrıksı otlar gibi göze batarlar.
Farkında olan insan durmaz yerinde. Yolculuğun bir son durağı olduğunu bilir. Yolun kıymetini ve yol arkadaşlarını önemser. Yolun tehlikelerini hesaplar, hazırlığını buna göre yapar. Yolcunun her daim büyük tehlikeler altında yürüdüğünün bilincindedir. Yol azığı edinmenin değerini bilir; yalnız bu dünya için değil, ebediyet için de azıklar hazırlar.
Bu tehlikelerin ilki ve en büyüğü, nefsin isteklerini tek amaç hâline getirmektir. Bir nevi nefsini ilah edinme hâli… Bu hâl insanı ne kadar sefile düşürse de, nefsini ilah edinen kişi kendini dünyanın sahibi sanabilir.
İkinci büyük tehlike, yücelerden gelen uyarıları ve yeryüzündeki elçileri görmezden gelmektir. Yolun tehlikelerini ve korunma reçetesini taşıyan bu elçilere kulak tıkamak, sonun başlangıcıdır. Bu gaflete düşen için sonuç ebedî kayıptır. Kurtuluş müjdelerine sırt dönmek, iflastır.
Üçüncü tehlike yol arkadaşlarından gelir. Sapan ve saptıran dostlar, yolcuyu oyalar, yönünü bozar ve hedefine ulaşmasını engeller. Elbette bu tercihin sorumluluğu yolcuya aittir; fakat insan yine de suçu başkalarına yükler. Oysa eline geçecek hiçbir şey olmaz. Dünya mühleti boşa harcanmıştır.
Dördüncü tehlike ise görünmezdir. Vesveseleriyle yolcuyu sürekli meşgul eder. Akı kara, karayı ak gösterir. Yol boyunca fitne ateşini yakar, sonra kenara çekilip seyreder. İnsan onu göremez ama o insanı her yerden gözetler. Su uyur, o uyumaz. Dost suretinde gelir, yıkımını yapar ve sonra sorumluluğu reddeder. “Ben sadece fısıldadım,” der. “Uyan insandı.” Ve insanı yüzüstü bırakır.
Yola revan olan yolcunun durakları ve sınavları bitmez. Yolun ve son durağın farkında olan, mesut bir yolcudur. Ne nefsi, ne sahte dostlar, ne de hileli ayartılar onu yolundan edebilir. İstikametini korumaya çalışır, yolun sahibine teslim olur. Kazandıklarına aşırı sevinmez, kaybettiklerine aşırı üzülmez. Her şeyin emanet olduğunu unutmaz. Hata yapabilir; yavaşlayabilir, şaşırabilir. Ama Rabbinden geleni kabul ettiğinde, elçiyi takip ettiğinde gafleti uzun sürmez. Günah işlediğinde tevbe eder, nedamet getirir ve yol bitmeden bozduklarını onarmaya çalışır.
Bahtiyar yolcu, yolu hakkıyla tamamlayabilendir.
O hâlde yolu fark etme ve dosdoğru yol olan sırat-ı müstakimde, yolun hakkını verme vaktidir.
Şükran HEKİMOĞLU TAŞDELEN




YORUMLAR