Reklam
Reklam
Mehmet Akif Ersoy
Erkan Furkanoğlu

Erkan Furkanoğlu

Mehmet Akif Ersoy

27 Aralık 2021 - 16:29

MEHMET ÂKİF ERSOY (1873-1936)
Hatırılar mısın? Doğduğun zaman, sen ağılardın gülerdi âlem. Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun, halka matem.
Milli Şair veya Kur´an Şairi, Fikir ve Aksiyon Adamı, Veteriner Hekim, Müderris, Vaiz, Hafızı ve Muhafızı Kur’an, Kur’an-ı Kerim Mütercimi, I. Meclis Burdur Milletvekili.
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım! ...
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Mehmet Akif,bir çok farklı yönüyle ön plana çıkmayı başarmış örnek şahsiyetlerdendir. Milli Şair veya Kur´an Şairi, Fikir ve Aksiyon Adamı, Veteriner Hekim, Müderris, Vaiz, Hafızı ve Muhafızı Kur’an, Kur’an-ı Kerim Mütercimi, I.Meclis Burdur Milletvekilliği yanında gönüllü olarak milletimizin fertlerini bilinçlendirmek için diyar diyar fisebilillah dolaşmış bir eğitimci, ıslahatçıdır.
Annesi Buhara´dan Anadolu´ya geçmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi´dir. Babası, ona ebced hesabıyla doğum tarihini ifade eden "Ragîf" adını verdi. Fakat telaffuzu zor geldiğinden arkadaşları ve annesi ona "Âkif" ismiyle seslendi, zamanla bu ismi benimsedi.
İlköğrenimine Fatih´te Emir Buhari Mahalle Mektebi´nde başladı. İki yıl sonra iptidai (ilkokul) bölümüne geçti ve babasından Arapça öğrenmeye başladı. Ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesi´nde başladı (1882). Aynı zamanda Fatih Camii´nde Farsça derslerini takip etti. Mehmet Âkif, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca dillerinde hep birinci oldu.
Rüştiyeyi bitirdikten sonra 1885´te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisi ´ne kaydoldu. 1888´de okulun yüksek kısmına devam etmekte iken babasını kaybetti. Ertesi yıl büyük Fatih yangınında evlerinin yanması aileyi yoksulluğa düşürdü. Babasının öğrencisi Mustafa Sıtkı aynı arsa üzerine küçük bir ev yaparak aileyi bu eve yerleştirdi. Hayatın her türlü imtihanında Hz. Allah’a mütevekkil inançlı ve pes etmeyen mücadeleci ruh hali eserlerine de yansımıştır:
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.'
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.

Mehmet Âkif öncelikle meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak istediği için Mülkiye İdadisi´ni bıraktı. O yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebi´ne (Tarım ve Veterinerlik Okulu) kaydoldu. Âkif´in bu yıllarda hayata yenik düşmesi gerekirken, Akif derslerinin yanında güreş, yüzme, yürüme, koşma, taş atma, ata binme gibi sporlarda da önemli başarılara imza attı. Şiire olan ilgisi okulun son iki yılında arttı. Mektebin baytarlık bölümünü 1893 yılında birincilikle bitirdi. Daha sonra bu okulda Türkçe öğretmenliği yapacaktır. Resimli Gazete´de Servet-i Fünun Dergisi´nde şiirleri ve yazıları yayımlanacaktır.
Davasını ve meramını yazdıklarıyla elinin yetmediği yerlere eserleriyle yetişmeye çalışmış:
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.
Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim,
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.

Mehmet Akif memuriyete başladıktan sonra 1894 yılında Tophane-i Âmire veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanımla evlendi ve bu izdivacın ilk yılında Cemile adlı bir çocukları oldu. Cemileden sonra, Feride ve Suadi daha sonrada İbrahim Nedim, Emin ve Tahiri adlı çocukları dünyaya gelen Akif Ailesi, hayatlarının başında tattıkları saadet ve mutluluğu, tevekkül ve samimiyetleri sayesinde hayatlarının sonuna kadar taşıyabilen nadir ailelerden biri olabildiler.
Akif, 1906 yılında Halkalı Ziraat Mektebinde hocalık yapmaya başladı. Daha sonra Çiftçilik Makinist Mektebi’nde de dersler verdi.1908´de Darülfünun Umumi Edebiyat müderrisliğine tayin edildi.
Felaketlerin gelmek için sıra beklemediği bu zamanda vatana ve Akif´in vicdanına en büyük darbe Arnavutluk İsyanı oldu.
Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile
Âlem aldatmaksa maksat aldanan yok nafile
Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir
Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir
 
Varsa şayet söyleyin bir parçacık insafınız
Böyle kansız mıydı haşa kahraman eslafınız
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına
Benzeyip şirasesiz bir mushafın eczasına
Hiç görülmüş müydü olsun kayd ı vahdet tarumar
Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedar
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi
Böyle adet miydi bi perva yemek insan leşi
Irzımızdır çiğnenen evladımızdır doğranan
Hey sıkılmaz ağlamassan bari gülmekten utan 
Kurt uzaklardan bakar dalgın görürmüş merkebi
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi
Lakin aşk olsunki aldırmazda otllarmış eşşek
Sanki tavşanmış gelen yahud kılıksız köstebek
Kar sayarmış bir tutam fazla olsun yutmayı
Hasmı derken çullanırmış yutmadsan son lokmayı
Bir hakikattır bu bildiğin usluba sok.

Akif, bu gibi felaketlerin ardından daha büyük hareketlerin doğacağını hissetti ve o ihanetler doğmadan milleti cesaretlendirip mukavemete hazırlamanın yollarını aradı. Bunun için elinden, dilinden ve kaleminden gelenlerle büyük mücadelesini sürdürdü.
‘’Baksana kim boynu bükük ağlayan? Hakk-ı hayâtın senin ey müslüman! Kurtar o bîçâreyi Allâh için, Artık ölüm uykularından uyan! Bunca zamandır uyudun, kanmadın; Çekmediğin kalmadı, uslanmadın. Çiğnediler yurdunu baştan başa, Sen yine bir kerre kımıldanmadın!’’
Duygusuz olmak kadar dünyada lakin derd yok;
Öyle salgınmış ki me'lun: Kurtulan bir ferd yok!
Kendi sağlam... Hissi ölmüş, ruhu ölmüş milletin!
İşte en korkuncu hüsranın, helakin, haybetin!

Bu arada sadece çağırmanın yetmeyeceğini bilen ve memleketi kurtaracak, milletin ümidini yeniden alevlendirecek davetsiz ve vazifesiz gönül fedailerinin ortaya çıkması gerektiğine inanan Akif, Ziraat Nezareti ve Darülfünundaki vazifelerinden istifa ederek şahsi ve acil ihtiyaçlarını unutup milletin ızdırabını dindirmeye koştu ve söylediklerini ilk olarak kendisi tatbik etmeye başladı.
İki üç balta ayırmaz bizi mazimizden.
Ağacın kökü madem ki derindir cidden,
Dalı kopmuş, ne olur? Gövdesi gitmiş, ne zarar?
O, bakarsın, yine üstündeki edvarı yarar,
Yükselir, fışkırıp, afak-ı perişanımıza;
Yine bir vaha serer kavrulan imanımıza.
Milletimizin bir neferini bile geride bırakmadan tüm fertlerini motive etmek için çalışmayı, üretmeyi, söylemeyi, yazmayı bizzat işin içinde olmayı sürdürüyordu:

ey sürüden arkaya kalmış yiğit
arkadaşın gitti haydi sen de git
bak ne diyor ceddi şehidin işit
haydi git evladım uğurlar ola
haydi git evladım açıktır yolun
zalimlere karşı bükülmez kolun
bayrağı çek ön safa geçmiş bulun
uğurun açık olsun uğurlar ola.

 
Fakat bütün bu gayretler felaketi önlemeye yetmedi. Balkanlarda gittikçe çoğalan kin ve husumet dolu azınlık ayaklanmaları, Batının himayesi ile savaş şeklini aldı ve binlerce insanı heder eden bir hüsranla bitti.
Akif, iman ve heyecanın terennümü olan onlarca şiir yazdı. Bu şiirler dilden dile, gönülden gönüle yayıldıkça, vatanın her yerinde bir canlanma, milletin her ferdinde bir kımıldama görüldü ve Balkan faciasının yaraları el birliği ile sarılmaya başladı.
Akif, daha sonra geçici sükûnetten faydalanarak Mısır seyahatine çıktı. Mısırın eski harabelerini ve tarihi yerlerini gezdi. Özellikle El- Uksur, çok dikkatini çekti ve El-Uksur´da” şiirini yazdı.
Mısırdan Medine´ye geçen şairin bu seyahati iki ay kadar sürdü ve daha sonra İstanbul´a döndü.
Alman İmparatoru Vilhelm´in daveti üzerine oradaki Müslüman esirlerle görüşüp onları işrad etmek üzere Akif´in Şeyh Salih Şerif Tunusi ile yaptığı Almanya seyahati, teşkilatın bu çalışmalarını yerinde gerçekleştirmişti.
Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslâmı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak.

Mehmet Akif, 1914 yılında Berlin´e vardığı zaman kendisine büyük bir otelde geniş bir oda ayrıldı, fakat o burada kalmayı kabul etmedi ve tren istasyonu karşısındaki üçüncü sınıf bir otele yerleşirken de Almanya´nın tarihi boyunca hiçbir ferdinde göremeyeceği bir fedakârlık ve fazilet örneği gösterdi. 
Akif, Almanya´da ilk iş olarak İngilizlerle aynı safta bize karşı çarpışırken esir düşen Müslümanlarla görüştü, onlara Osmanlı Devleti’nin durumunu anlattı; hilali kurtarmak gayesi ile savaşa sürüldüklerini söyleyerek pişmanlıklarını ifade etmeleri karşısında;
Ah o din nerde, o azmin, o sebatın dini;
O yerin gökten inen dini, hayatın dini?
Bu nasıl dar, ne kadar basmakalıp bir görenek?
Müslümanlık mı dedin? ... Tövbeler olsun, ne demek!

“Bizim en büyük derdimiz cahil olmak. Bütün Müslüman âleminin başlıca derdi bu afet. Onu yenmedikçe, hiçbir ciddi ve şerefli netice elde edilemez. Bence İslam´ın büyüklerinin yapacağı tek şey, birer medeniyet ve irfan mücahidi hüviyeti içinde diyar diyar gezmek irşad etmektir. ” Diyerek memleket için yapılması gereken ilk ve en önemli çalışmayı belirtti.
-Aldanma insanların samimiyetine, menfaatleri gelir her şeyden önce. Vaad etmeseydi Hz.Allah cenneti, O’na bile etmezlerdi secde.
Akif ,Almanya´dayken Çanakkale Savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Başka cephelerde de savaşın şiddeti Çanakkale´dekinden az değildi, ama millet bütün ümidini Çanakkale Savaşı’nın neticesine bağlamıştı. Savaşın kazanılması Cihan Harbi’nin seyrini bizim ve müttefiklerimizin lehine belki değiştirirdi.
Akif, İngilizlerin dessas planları karşısında ümidini Çanakkale´ye bağladı
         Allah, Allah” sadeleri, namertlerin çelik namlularını karton borular gibi buruşturup yerin dibine batırırcasına, alın terleri gibi tuzlu ve temiz boğazın sularına gömünce, heyecanla hep bu anı bekleyen Akif , “Demek ki ölmüyoruz haydi arkadaş gidelim” diye haykırarak Almanya´dan öyle coşkun heyecanla döndü ki, Necid Çölleri bile onun, vatan toprağına en uzak köşelerine kadar gitmesini engelleyemedi.
Bu sırada Osmanlı Devleti ve İslam âleminde ortaya çıkan dini meseleleri halletmek ve İslam´a yapılacak hücumları cevaplandırmak için Darü´l-hikmeti´l İslamiye Cemiyeti kuruldu. Ahmet Cevdet Paşa, Mustafa Sabri Efendi, Üstad Saidi Nursi gibi devrin meşhur ve mümtaz alimleri bu cemiyete üye, Mehmet Akif de başkatip olarak tayin edildiler. Bu cemiyet, Akif´in Ravza-i Mutahharadan getirdiği gül fidanlarının gönüllere dikmesi için en güzel fırsattı. Bu maksatla hemen işe başladı, bir yandan içten ve dıştan İslam´a yapılan hücumlara cevap vermeye çalışırken diğer yandan Said Halim Paşa’nın İslamlaşmak adlı eserini Fransızca´dan Türkçe´ye çevirdi.
         Akif Ankara´ya Burdur Mebusu olarak geldiğinde şehri karamsar bir kaynaşma içinde buldu. Yunan ordusunun Ankara´ya doğru ilerlemesi karşısına, başta Mustafa Kemal olmak üzere birçok devlet büyüğü meclisi Kayseri´ye taşımaya karar vermiş ve mühim bir kısım evrak gönderilmişti bile.
Akif ise Kayseri´ye taşınmanın bir dağılma olacağını ve tekrar toplanmanın güçleşeceğini düşünüyordu. Bu yüzden karara karşı çıktı. Meclisin Ankara´da kalmasını Sakarya´da yeni bir müdafa hattı kurulup düşmanın orada karşılanmasını teklif etti. Teklifi görüşülüp benimsendi ve Akif´in imanlı sesi bir taahhütname gibi Ankara´dan vatan sathına dağıldı.
         Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz.”
         Akif´in söylediği gerçekleşiyor, “şenaet ve denaet” ordusunu bütün emperyalist dünyanın desteklemesine rağmen cephe sarsılmıyor ve gönüllerdeki ümit ve iman ışığı gün geçtikçe güçlenerek istiklal şafağını söktürmeye hazırlanıyordu.
İslam’ın hilali, milletimizin izzeti için dalgalanacak bayrağa ses ve nefes olacak bir marşa ihtiyaç duyuluyordu. Bu gaye ile Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekaleti) bir yarışma açmış, fakat yarışmaya katılan 724 şiirde İstiklal duygusu hissedilmesine rağmen, milletin müşterek iman ve heyecanının terennümü temin edilmemişti. Mehmet Akif 500 lira mükâfat konulduğu için bu yarışmaya katılmamıştı. Mecliste ise en güzel marşı ancak Mehmet Akif´in yazabileceğine dair ortak bir kanaat vardı.
Bunun için zamanın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi,
“Pek aziz ve muhterem efendim,
İstiklal Marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zat-ı üstadanelerinin matlup şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asıl endişemizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetlerimi arz ve tekrar eylerim efendim.” davet ve yardım talep eden bir yazı ile Akif´e bir müracaatta bulunarak onun yarışmaya katılmasını sağladı.
Akif, elinde ufacık bir kağıdı tefekküre daldı. Ara sıra bir kelime yazdı, bazen yazdığını çizdi, sonra tekrar yazdı. Saatlerce düşünerek, nihayet milletin imanını ve heyecanını dile getirdiği marşı bitirdi; vatanın, milletin ve dinin bekçisi olan “kahraman ordumuza” ithaf ve millete armağan etti.
Bu kutsi armağan Akif´in İstiklal marşı yazdığını duyup “Biz onun yanında müsabakaya girmeyiz.” Diyerek yarışma için verdikleri şiirleri geri alan şair ve milletvekillerinin de oyları ve gönülden iştirakleri neticesinde, 12 Mart 1337 Cumartesi günü saat 17:45´te milletvekilleri tarafından dört defa ayakta dinlenip alkışlanarak ittifakla kabul edildi. 
Akif, hayatının son zamanlarında Prens Halim Paşa’nın Alemdağ´daki konağına giderek, hastalık onu bitirmeden o hayatının gayesi olan eserlerini (İkinci Asım, İstiklal Savaşı, Selahaddin Eyyubi Piyesi, Peygamberimizin Veda Hutbesi) bitirmeyi azmetti. Ancak yokluk, hastalık ve diğer engeller yüzünden bu hayalini gerçekleştiremeden vefat etti.
         Okunan Kur´an ve ilahilerden sonra hep bir ağızdan İstiklal Marşı söylenerek defnedildi.


Not: Mehmet Âkif’ in, Safahat adı altında toplanan şiirleri 7 kitaptan oluşmuştur. Şair, İstiklal Marşı´nı Safahat´a koymamıştır. Nedenini ise şöyle açıklar: "Çünkü ben, onu milletimin kalbine gömdüm". 
1. Kitap: Safahat (1911) - 44 manzume içerir. Siyasal olaylar, mistik duygular, dünyevi görevlerden bahsedilir.
2. Kitap: Süleymaniye Kürsüsü´nde (1912) - Süleymaniye Camisi´ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim´in konuşturulduğu uzun bir bölümle devam eder.
3. Kitap: Hakkın Sesleri (1913) - Topluma İslâmî mesajı yaymaya çalışan on manzumedir. Ateizme, ırkçılığa, umutsuzluğa karşı yazılmıştır.
4. Kitap: Fatih Kürsüsü’nde (1914) - Fatih Camisi´ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, vaizin uzun konuşması ile devam eder. Tembellik, irtica (gericilik), batı taklitçiliği eleştirisi konu edilir.
5. Kitap: Hatıralar (1917) - Âkif´in gezdiği yerdeki izlenimleri ve toplumsal felaketler karşısında Allah´a yakarışını içerir.
6. Kitap: Asım (1924) - Hocazade ile Köse İmam arasındaki konuşmalar şeklinde tasarlanmış tek parça eserdir. Eğitim-öğretim, ırkçılık, savaş vurgunculuğu, batıcılık, gibi pek çok konudan bahseder.
7. Kitap: Gölgeler (1933) - 1918-1933 arasında yazılmış 41 adet manzumeyi içerir. Her biri, yazıldıkları dönemin izlerini taşır. Üç tanesi ayet yorumu şeklindedir.
8. Kitap: Safahat (Toplu Basım) (ilki 1943) - 6 Safahat´ı bir araya getirir. 1943´teki toplu basımının sonuna Âkif´in hayattayken basılmamış şiirlerini içeren damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından bir araya getirilmiş 16 manzumeden ibaret Son Safahat başlıklı bölüm eklenmiştir.
Mehmet Âkif’ in vefat seneyi devriyesi vesilesiyle 
Rahmet,
Minnet,
Saygıyla anıyoruz...
A.Erkan FURKAN
26/12/2021

YORUMLAR

  • 0 Yorum