17 yaşındaki bir genci idam edebilmek için yaşını bir günde büyüten bir zihniyetin yıllarca bu ülkeyi yönetmiş olması, başlı başına derin bir sorgulamayı zorunlu kılar. Çünkü burada mesele yalnızca bir bireyin trajedisi değil; hukukun, siyasal irade karşısında ne kadar kırılgan hâle gelebileceğinin çarpıcı bir örneğidir. Böyle bir anlayışın ürünü olan yasalardan ne ölçüde adalet beklenebilir?
Hukuk, bir toplumun en temel güvenlik zeminidir. İnsanlar, haklarının korunacağına, adaletin tarafsız işleyeceğine inanarak yaşar. Ancak adalet mekanizmasının dönemsel siyasi amaçlar doğrultusunda eğilip bükülmesi, bu güveni kökten sarsar. Hukuk, eğer güçlünün elinde şekil alan bir araca dönüşürse, o toplumda artık “hak” değil, “imtiyaz” konuşulur.
Bir gencin yaşını bir gecede büyütmek, yalnızca teknik bir işlem değildir; bu, hukukun ruhuna yapılmış ağır bir müdahaledir. Çünkü hukuk sadece kurallar bütünü değil, aynı zamanda vicdanla yoğrulmuş bir değerler sistemidir. Evrensel hukuk normları, insan onurunu ve yaşam hakkını merkeze alır. Bu normların dışına çıkılarak inşa edilen bir düzen, şeklen “yasal” olabilir; ancak vicdanlarda meşruiyet kazanması mümkün değildir.
Bu yüzden adalet mekanizmasının, dönemsel siyasi hedeflere ulaşmak için temel hukuk ilkelerinden sapması, bir toplumun geleceğine bırakılmış ağır bir mirastır. Hukukun araçsallaştırıldığı her dönem, geriye güvensizlik, korku ve derin toplumsal yaralar bırakır. O yaralar sadece geçmişte kalmaz; kuşaktan kuşağa aktarılan bir adaletsizlik duygusuna dönüşür.
Geçmişte yaşandığı bilinen ve hukuki süreçlerin olağan dışı müdahalelerle hızlandırıldığı uygulamalar, bugün hâlâ tartışılıyorsa, bunun nedeni yalnızca tarihsel merak değildir. Bu, aynı zamanda bir yüzleşme ihtiyacıdır. Çünkü hukuk sisteminin temel amacı insanı korumaktır; insanı sistemin kurbanı hâline getirmek değil. Eğer bir sistem, bireyi korumak yerine onu yok sayan kararlar üretiyorsa, orada hukuk değil, güç ilişkileri hâkimdir.
Hukukun üstünlüğü ilkesi, modern devlet anlayışının temel direğidir. Ancak bazı dönemlerde bu ilkenin yerini “üstünlerin hukuku” almıştır. İşte o zaman adalet terazisi bozulur. Kimileri için hızla işleyen, kimileri için ise hiç işlemeyen bir mekanizma ortaya çıkar. Bu da toplumda derin bir eşitsizlik ve güvensizlik duygusu yaratır.
Adil bir gelecek inşa etmek istiyorsak, geçmişin bu tartışmalı uygulamalarını görmezden gelmek yerine, açık ve nesnel bir şekilde değerlendirmek zorundayız. Bu bir hesaplaşma değil; bir bilinçlenme sürecidir. Çünkü adalet, ancak hataların kabul edildiği ve tekrarının önüne geçildiği bir zeminde güçlenir.
Unutmamak gerekir ki gerçek adalet, usulün esasa feda edilmediği bir düzende mümkündür. Hukukun temel ilkeleri, hiçbir koşulda siyasi hesaplara kurban edilmemelidir. Aksi takdirde, bugün başkasına yapılan yarın herkese yapılabilir.
Toplumların büyüklüğü, sadece ekonomik ya da siyasi güçleriyle değil, adalete verdikleri değerle ölçülür. Eğer bir ülkede hukuk, her koşulda insanı koruyan bir sığınak olabiliyorsa, işte o zaman gerçek anlamda güçlü bir devletten söz edilebilir.
Aksi hâlde, bir gün büyütülen yaşlar, aslında küçültülen vicdanların sessiz tanıkları olarak tarihteki yerini almaya devam edecektir.
Mehmet Emin Kuş
Araştırmacı Gazeteci-Yazar
Yorumlar
Kalan Karakter: