Toplumun en kadim çelişkilerinden biri, kadına biçilen roller üzerinden kendini yeniden üretir. Ne yazık ki bugün hâlâ kadın, iki farklı ama özünde benzer bağnaz anlayışın arasında sıkışmış durumda. Bir tarafta kadını eve hapseden, onun varlığını yalnızca annelik ve ev içi sorumluluklarla sınırlayan zihniyet; diğer tarafta ise özgürlük söylemi üzerinden kadını bir metaya, bir teşhir nesnesine dönüştüren yaklaşım…
İlk kesim, kadının eğitim almasını, üretmesini, toplumun aktif bir parçası olmasını gereksiz hatta sakıncalı görür. Onlara göre kadının yeri evidir; görevi çocuk doğurmak ve büyütmektir. Bu anlayış, kadının birey olma hakkını yok sayar. Oysa kadın sadece bir “rol” değil, bir şahsiyettir. Düşünen, üreten, katkı sunan bir varlıktır. Onu eve kapatmak, aslında toplumun yarısını işlevsiz hale getirmek demektir.
Diğer kesim ise görünürde bunun tam tersini savunur: özgürlük. Ancak bu özgürlük, çoğu zaman içi boşaltılmış bir kavrama dönüşür. Kadının bedeni üzerinden pazarlanan bir “özgürlük”…
Reklamlardan medyaya kadar pek çok alanda kadının bedeni bir tüketim nesnesi haline getirilir. Bir traktör reklamında bile kadının bedeninin teşhir edilmesi, meselenin ne kadar derin olduğunu gösterir. Kadın burada da özne değildir; sadece dikkat çekmek için kullanılan bir araçtır.
İlginç olan şu ki, bu iki yaklaşım birbirine zıt gibi görünse de aslında aynı noktada birleşir: Kadını araçsallaştırmak. Biri onu eve kapatarak, diğeri ise vitrine koyarak kadının özünü görmezden gelir. Her ikisi de kadının insan olarak varlığını ikinci plana iter.
Oysa doğru olan ne bu dar kalıplar ne de bu yüzeysel özgürlük anlayışıdır.
Kadın, toplumun her alanında kendi kimliğiyle, yeteneğiyle, emeğiyle var olmalıdır. Ne sadece evle sınırlandırılmalı ne de bedenine indirgenmelidir. Kadın bir “rol” değil, bir bireydir. Onun varlığı; eğitimde, bilimde, sanatta, ekonomide, siyasette toplumun kalitesini doğrudan etkiler. Kadının olduğu yerde estetik, denge, üretkenlik ve güven vardır.
Elbette burada bir dengeyi de gözetmek gerekir. Kadına, doğasına ve fiziksel sınırlarına aykırı yükler yüklemek de başka bir haksızlıktır. Eşitlik, her şeyi aynı yapmak değil; adil bir denge kurmaktır. Kadına “insan” olarak bakmak, onu ne yüceltip ulaşılmaz bir yere koymak ne de değersizleştirmektir. Onu olduğu gibi kabul etmektir.
Toplumun ilerlemesi, kadına bakış açısının değişmesiyle doğrudan ilişkilidir. Kadını ya bastırarak ya da nesneleştirerek bir yere varılamaz.
Gerçek ilerleme, kadının özgür iradesiyle, kendi kimliğiyle var olabildiği bir zeminde mümkündür.
Kısacası mesele, kadını bir kalıba sokmak değil; o kalıpları kırmaktır.
Yorumlar
Kalan Karakter: