Son yıllarda okullarımızdan yükselen feryatlar, sadece bir güvenlik zafiyeti değil; derinden gelen bir toplumsal sarsıntının, bir "kimliksizleşme" salgınının en somut ve en acı dışavurumudur. Elinde bıçakla ya da silahla okul bahçesine giren o çocuk, aslında sadece bir saldırgan değil; aynı zamanda modern dünyanın, ihmalkâr ebeveynliğin ve karanlık mahfillerin el birliğiyle uçuruma ittiği bir kurbandır.
Bugün çocuklarımız, fiziksel dünyadan kopuk, dijital bir simülasyonun içinde nefes alıyor. Ekran sürelerinin kontrolsüzlüğü, sadece göz sağlığını bozmuyor; zihinleri de bulandırıyor. Gerçekle bağını koparan gençlik, şiddeti bir oyun seviyesi, ölümü ise bir "yeniden başlat" butonu kadar basit algılamaya başladı. Ailelerin "başından savmak" adına çocuklarının eline tutuşturduğu tabletler, ne yazık ki birer dijital dadı değil, kimliksizliği besleyen birer zehre dönüşmüş durumda.
Ancak bu tabloyu sadece "boş vakit" ve "oyun bağımlılığı" ile açıklamak saflık olur. Ortada daha derin, daha sinsi bir mekanizma işliyor.
Bu saldırıların ardında sadece bireysel bir "kendini kaybetmişlik" aramamak gerekir. Toplumsal çürümeyi hızlandırmak isteyen, gençlerin zayıf karnını, aidiyet arayışını ve öfkesini kullanan karanlık odaklar, provokatörler ve kontrolsüz yapılar mevcut.
İnternetin karanlık dehlizlerinde, yalnızlaşmış gençleri hedef alan, onlara sahte bir "kahramanlık" vaat eden yapılar, şiddeti bir ideoloji olarak pazarlıyor.
Toplumun sinir uçlarıyla oynayan, milli ve manevi değerleri aşağılayarak gençleri köksüzleştiren sistematik saldırılar, bireyi yalnızlığa, oradan da cinnete sürüklüyor.
Bu durum, sadece bir çocuk suçluluğu meselesi değil; doğrudan bir milli güvenlik meselesidir.
Biliyoruz ki yarayı sarmak için pansuman değil, cerrahi müdahale şarttır. Sorunu kökten çözmek için "milli bir seferberlik" ruhuyla hareket edilmelidir:
Devlet, aile içi iletişimi güçlendirecek politikalar üretmeli; ancak asıl görev ebeveynlerdedir. Çocukların ekran süreleri değil, onlarla geçirilen "kaliteli süreler" artırılmalıdır. Başıboş bırakılan her çocuk, başkaları tarafından devşirilecek bir hedeftir.
Gençlere, bir ekranın piksellerinden daha değerli oldukları, bu vatanın bir parçası ve geleceği oldukları hissettirilmelidir. Spor, sanat ve zanaat dalları, enerjinin şiddete değil, üretime dönüşeceği alanlar olarak tahkim edilmelidir.
Okullardaki rehberlik servisleri, sadece kâğıt üzerinde kalan birimler olmaktan çıkarılmalı; riskli gruptaki çocuklar erkenden tespit edilerek uzman klinik destek ve rehabilitasyon süreçlerine dahil edilmelidir.
Siber zorbalıkla ve gençleri şiddete teşvik eden platformlarla mücadele, en az fiziki sınırlarımızı korumak kadar hayati önem taşımaktadır.
Sonuç olarak;
Okul saldırıları, toplumun bağışıklık sisteminin çöktüğünün bir göstergesidir. Eğer biz çocuklarımızı sevgiyle, milli bilinçle ve sorumluluk duygusuyla kuşatmazsak; onları karanlık ellerin, provokatörlerin ve dijital bataklığın insafına terk etmiş oluruz. Hastalık derindedir, ancak tedavisi yine bizim ellerimizde, milli birlik ve beraberliğimizin iyileştirici gücündedir.
Şimdi uyanma ve evlatlarımıza sahip çıkma vaktidir. Aksi takdirde, kaybettiğimiz her genç, geleceğimizden koparılan bir sayfadır.
Fazile Aşar Aydınalp
Yorumlar
Kalan Karakter: