Modern dünyanın hızı içinde başımızı gökyüzüne kaldırmayı, bir çiçeğin güzelliğini, yaprağındaki damarları incelemeyi veya kendi ruhumuzun ritmini dinlemeyi unuttuk. Oysa ulaştığımız her bilimsel veri ve idrak etmeye çalıştığımız her felsefi derinlik, bizi tek bir hakikate ulaştırıyor: Kâinat, tesadüfün oyuncağı değil, muazzam bir ölçünün eseridir.
Kur’an-ı Kerim’de yer alan "Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık" (Kamer, 49) ayeti, sadece dini bir beyan değil, aynı zamanda varlığın matematiksel kodlarına işaret eden evrensel bir ilkedir. Peki, bilim ve felsefe bu "ölçü" hakkında bize neler söylüyor?
Bilim, evrendeki bu ölçüyü "hassas ayar" (fine-tuning) kavramıyla açıklar. Eğer yerçekimi kuvveti mevcut olduğundan milyarda bir oranında bile farklı olsaydı, yıldızlar oluşamazdı. Eğer atomun içindeki proton ve elektronların dengesi bir milim şaşsaydı, madde dediğimiz yapı bir arada duramazdı.
Doğaya baktığımızda ise karşımıza Altın Oran çıkar. Bir salyangozun kabuğundan çam kozalağındaki dizilime, galaksilerin sarmal yapısından insan vücudundaki kemik oranlarına kadar her yerde 1,618 sayısı yankılanır. Bilim burada bize şunu fısıldar: Bu evren, rastgele savrulmuş atomlar yığını değil; satır satır matematik ile yazılmış bir şiirdir.
Öte yandan felsefe tarihine baktığımızda, "Gaye ve Nizam Delili" (Teleolojik Kanıt) düşünürlerin en güçlü dayanaklarından biri olmuştur. Evrendeki bu hayranlık uyandırıcı düzen, bir "Düzenleyicinin varlığını zorunlu kılar. Cicero’dan Gazali’ye, Leibniz’den günümüz düşünürlerine kadar pek çok isim aynı soruyu sormuştur: "Kendi başına bir saatin bile bir ustası varken, güneşin doğuşundan hücrenin bölünmesine kadar işleyen bu devasa saatin bir ustası olmaz mı?" Düşünsenize yedi kat yer, yedi kat gök, güneş, ay, yıldızlar, on sekiz bin alem ve içinde barındırılan her şey her zerre kusursuz bir ölçüyle yaratıldı. Bu kusursuzluğun bir yaratıcısının olması inkâr edilemez bir gerçek değil midir? Ve biz onca şeyin hiçbir şeyini ya da çok çok azını biliyoruz. Trajik değil mi?
Evrendeki ölçü, sadece fiziksel bir denge değil, aynı zamanda ahlaki ve zihni bir dengenin de işaretidir. İnsan zihninin evrendeki bu matematiği kavrayabiliyor olması bile, zihin ile evrenin aynı kaynaktan beslendiğinin en büyük kanıtıdır.
Bilimin ulaştığı her yeni keşif, aslında "Yaratan'ın ölçüsünü" hecelemekten başka bir şey değildir. Evrenin bu kusursuz geometrisi karşısında insana düşen ise sadece hayret etmek ve bu düzenin bir parçası olduğunu hatırlamaktır.
Bizler, bu muazzam ölçünün içinde başıboş bırakılmadık. Çevremizdeki her detay, atom altı parçacıklardan dev nebula bulutlarına kadar her şey, bize bir nizamı(düzeni) anlatıyor. Belki de hayatın gerçek anlamı, kendi içimizdeki ölçüyü, evrendeki bu büyük ölçüyle uyumlu hale getirmekte saklıdır.
Kainattaki bu sarsılmaz nizamı fark etmek, aslında aynaya bakmanın ilk adımıdır. Yıldızları bir yörüngede tutan o büyük ölçü, bizim ruhumuzun derinliklerinde de mevcuttur. Dış dünyadaki dengeyi anlamak bizi bilim ve felsefeye götürürken; kendi içimizdeki dengeyi bulmak bizi gerçek "kendimize" ulaştırır. Peki, bu muazzam ölçünün bir parçası olarak kendi içsel akordumuz için neler yapabiliriz?
Sessizliği Dinleyebilir, evrenin gürültüsüz ama kusursuz işleyişini taklit edebiliriz. Her gün kısa bir süre de olsa zihnimizi dış dünyanın karmaşasından çekip kendi nefesimizin ve ruhumuzun ritmine, yani varlığımızın en temel ölçüsüne odaklanabiliriz.
Doğadaki her varlık kendi sınırları ve yetenekleri dahilinde "tam"dır. Kendi mizacımızı, güçlü ve zayıf yönlerimizi bir eksiklik olarak değil, bize özel tanımlanmış bir "geometri" olarak kabul ederek hem huzuru hem de içimizin içini her geçen gün daha da fazla bulabiliriz.
Okuduğumuz her satır, öğrendiğimiz her bilimsel veri, aslında yaratılış alfabesinin bir harfidir. Kendimizi bilmek, evrenin işleyiş dilini çözmekle başlar. Bu da bilgi ile derinlik kazanmamızı sağlar.
Hayatın her alanında (duygularımızda, harcamalarımızda, konuşmalarımızda) aşırılıktan kaçınalım. Unutmayalım ki evren, zıtlıkların arasındaki o ince dengede (mizanda) ayakta durur.
Kâinatın matematiksel kesinliği ile ruhumuzun sınırsız derinliği birleştiğinde, insan sadece "yaşayan bir canlı" olmaktan çıkıp "şahitlik eden bir bilince" dönüşür. Kendi içimizdeki ölçüyü bulduğumuzda, evrenle olan o gizli bağımız da kendiliğinden aydınlanacaktır. Uyanmak ve mizanı (teraziyi) dengede tutanlardan olmak ümidiyle…
Fazile Aşar Aydınalp
Yorumlar
Kalan Karakter: