İnsan doğası, genetik kodlarına işlenmiş bir "tutunma" güdüsüyle hayata gözlerini açar. Mağara devrinden bu yana terk edilmek ölümdür; sürüden ayrılmak savunmasız kalmaktır. Bu yüzden biyolojik mirasımız bize ne pahasına olursa olsun bırakmamayı, sıkı sıkıya sarılmayı öğütler. Ancak modern ruhun en büyük sınavı, bu kadim genetik komutla, yani "bırakamama" sancısıyla başa çıkabilmektir.
Çoğu zaman yanıldığımız temel bir nokta var: Sevmekle istemeyi aynı şey sanıyoruz. Birini çok sevebilirsiniz; onun varlığı içinize sıcaklık verebilir, ruhunuzun derinliklerinde bir yerlere dokunabilir. Hatta onu yerine bir başkasını koyamayacağınızı bilmek ürkütebilir. Çünkü ruhun ve kalbin birini sevebilmesi seçebilmesi, ısınabilmesi kolay gerçekleşen bir şey değildir. Ancak onu hayatınızda "istemek" bambaşka bir denklemdir. İstek; uyumdur, ortak bir gelecek inşasıdır ve en önemlisi sürdürülebilirliktir. Sevgi bir duyguysa, bir arada olma isteği bir karardır. Ve maalesef, sadece sevgi bir ilişkiyi yaşatmaya yetmez.
Hele de bir ilişkide güven sarsılmışsa veya her iki taraf birbirinin diline sağır kalmışsa, orada sevginin büyüklüğü sadece yıkımın şiddetini artırır. Anlaşılmadığınız bir yerde kendinizi ne kadar çok sevilmiş hissedebilirsiniz? Güvenin eksik olduğu bir zeminde kurulan her sevgi cümlesi, sallantılı bir binanın katları gibidir.
Böyle anlarda "çok seviyorum" bahanesi, aslında kişinin kendine kurduğu en büyük tuzaktır. Beklentilerinizin karşılanmadığı, değerlerinizin hiçe sayıldığı bir döngüde kalmak, sevginin bir tezahürü değil, öz saygının yavaş yavaş yitirilmesidir. İnsan, karşılanmayan beklentilerin ağırlığı altında ezildikçe, daha ağır travmalara ve iyileşmesi güç yaralanmalara davetiye çıkarır.
Bize öğretilenlerin ve tabii genetik kodların da etkisi yüzünden vazgeçmek, genellikle bir yenilgi veya zayıflık gibi pazarlanır. Oysa gerçek, bunun tam tersidir. Vazgeçmek; kişinin kendi sınırlarını çizmesi, "Benim iyiliğim, bu yıkımın devam etmesinden daha önemli" diyebilme cesaretidir.
Bu noktada hissedilen acıdan, özlemden veya hayal kırıklığından utanmamak gerekir. Duygularınıza sahip çıkın; onları bastırmak yerine kabul edin. "Onu hala seviyorum ama bu haliyle hayatımda istemiyorum" diyebilmek, duygusal olgunluğun zirvesidir. Bu bir çelişki değil, bir özgürleşme beyanıdır.
Kendinizi korumak adına birinden veya bir hayalden vazgeçmek, bencilce bir eylem değil, hayati bir zorunluluktur. İnsan, daha ağır bir enkazın altında kalacağını bildiği bir binadan çıkmalıdır.
Unutmayın ki; Öz saygı, başkasının size verdiği değerden değil, sizin kendinize duyduğunuz merhametten beslenir. Vazgeçmek, bir son değil; kendinize doğru attığınız ilk ve en dürüst adımdır.
Bazen en büyük sevgi gösterisi, kişinin kendine duyduğu sevgidir. Ve bu sevgi, bazen "Hoşça kal" demeyi gerektirir. Duygularınızla barışın, yaralarınızı sahiplenin ama sizi eksilten bir hikâyenin son sayfasını çevirmekten korkmayın. Çünkü bazen gitmek, kalmaktan çok daha fazla cesaret ister.
Fazile AŞAR AYDINALP
Yorumlar
Kalan Karakter: