Reklam
Reklam
Konformist Kafalar
Şükran Taşdelen

Şükran Taşdelen

Konformist Kafalar

18 Kasım 2020 - 16:12

İnsan denen varlığın özelliklerinden biri de rahatlığı sevmesidir. Esasen tembellik ve miskinlik insan tabiatında mevcuttur. Ancak dünya yaşamı dinamizm ve hareket üzerine kurulu olması dolayısıyla insanın devinimini bırakıp duraklaması demek bir nevi ölümüdür. 
İnsanı içine alan tuzaklardan biridir konformizm. Yani rahata düşkünlük. Rahatını bozmayan insanın yapıcı etkinliği kalmaz. Kafa konforunu bozabilen ve rahatlık tuzağına düşmekten kurtulanlar dinamizmi ele geçirenlerdir. Bu yüzden olsa gerek psikoloji alanından tutun da sosyolog, tarihçi, filozof tüm uzmanlar, insana hareketi, sporu, jimnastiği tavsiye ederler. Konformizm tuzağından kaçabilenler beyinlerinin verimli ve problem çözücü bölgesini etkin işletirler. Bundan dolayı çözüm odaklı olabilirler. Ya da ansızın ortaya çıkan Korona salgını gibi devasa değişimlerde yeni durumlara adaptasyonu sağlayabilirler.
Uzman psikologlar bile monotonluk ve miskinlikten kurtulmanın tek çaresinin meşguliyet olduğunu söylüyorlar. Hatırlanmalıdır ki normal geçimini sağlayabildiği işin dışında kalan zamanlarında da kalan boşluğu anlamlı bir meşgaleyle doldurma babından sevilen bir hobiyle uğraşmanın insana terapi gibi geldiğidir. Yani doktora gitmeden kendi kendini iyileştirebilme. Rabbimizin de bu konuda ciddi tavsiye ve emirleri var. İnşirah suresinde “O halde bir işten boşaldığın zaman yeni bir işe koyul.” Manasına gelen ayeti manidardır. İnsan çalışarak tedavi olur, ruhsal hastalıklarını iyileştirebilir. Hele de bu uğraş ve işler fayda üretiyorsa, hayır getiriyorsa bir kesim mazlum ve mağdur insana, bu daha kıymetli bir kemâlatı bahşeder kişiye. 
Bir gün Resulullah(sav) bir grup ashabıyla bir yerden geçerken ağacın altında boş boş oturan birini görmüş ve selam dahi vermeden yürümesine devam etmiş. Sahabenin dikkatini çekmiş bu alışılmadık durum. Birlikte işlerinden dönüp aynı yerden geçerken yine aynı adamın ağacın altında oturduğunu, fakat bu kez eline bir çubuk alıp yeri eşelediğini görmüşler. Resulullah yüzünde hafif bir tebessümle selam vermiş ve yoluna devam etmiş. Sahabe de selam vermiş ve Resulullah’a uymuşlar. Fakat sahabe bu, sorgulamadan, sebebini Resulllah’tan sormadan durabilir mi? Hemen sormuşlar tabi. “Ya Resulullah, aynı adama giderken selam vermekten imtina ettiniz. Ama dönerken yine aynı adama selam verdiniz. Bunun hikmeti ne ola ki?” demişler. Resulullah şefkatle ashabına dönmüş ve bizlere ders olacak sözlerini söyler. “Allah boş duranı sevmez. Adam ilk rastlaştığımızda hiçbir şey yapmıyordu, miskince oturuyordu. Ama dönüşte bir şeylerle meşguldü, yeri eşeliyordu. Selamı almayı hak etmişti.” der. 
İsteyen istediği dersi çıkarabilir bu rivayetten. Ancak benim kendime çıkardığım ders, boş olanı Allah sevmediği gibi Resulullah’ın ve insanların da sevmediği. Ayrıca çaba ve emeğin takdir göreceğidir. Kılını kıpırdatmayan, gücü kuvveti yerinde olduğu halde başkalarından himmet bekleyen, başkalarının sırtına yük olanı hiç kimse sevmez. 
Yaşama değer katacak bir meşgale hayata yeni pencereler ve kazanımlar kazandırabilir. Belki bir çöple yeri eşelemeye başlayan biri, yapılabilecek daha iyi işleri olduğunu hatırlar ve bir gayret işe koyulabilir. İşe koyulan, erken yol alan istediği yere ulaşabilir. Sonunda dünyada beklenti içinde olduğu nimetlere kavuşabilir. Rabbimiz nimetleri elbette rahmetiyle hiç nedensiz de gönderebilir. Ancak insanın değerli çabası neticesinde takdir ettiği nimetleri bereketlendirebilir, fazlasını bahşedebilir. Bire on katıp, hesapsızca da lütfedebilir. Kuşkusuz tembellik ve miskinliğe düşmeyenler, olabildiğince çabalayanı eli boş bırakmaz Rabbimiz. O, çaba sarf edeni darda koymaz Emek varsa onur vardır. Emek varsa nimet çoğalır. 
İşte bu yüzden şöyle veya böyle rahatlığa alışmış insanın tez elden harekete geçmesi gerekiyor. Bazı kimseler babadan atadan kalan mirasla günün gün eder. Hatta kalanların hiç bitmeyeceği yanılgısıyla har vurur harman savurur. Gün gelir el aleme muhtaç duruma düşer. Rahatlık demlerinin uyuşukluğunda çalışmayı kendine yakıştıramaz. Boş bir gururla eski zenginlik günlerinin devamını yaşayabileceğini vehmeder. Bu yüzden çalışarak zora gelmeyen bedenini miskinliğe yatırır. Ölüm fermanını imzalamış gibidir kişi bu safhadan sonra.   
Kafa konforunu bozrmanın en iyi yolu her zaman yapılan rutini bozmaktır. Mesela ev kadınlarının rutin işi olan çamaşır asma işini her zamanki gibi değil de tersinden yapma, adeta ölmekte olan beyin hücrelerine taze oksijen taşıma işlevi görüyor ve beynin kullanılmayan bölgeleri işlevselleşiyor. Yahut da eve dönüş yolunun güzergahında farklılıklar yapmak, değişik sokaklardan eve ulaşmak beyni çalıştırıp dinçleştiriyor. Bu da insanda problem çözme kabiliyetini, olayları daha iyi muhakeme etme kuvveti veriyor. Farklı uğraş ve meşgaleler insanda yaşama sevinci de uyandırıyor. Monotonlaşıp, kanıksanan ve gittikçe sıkıcı olmaya başlayan birtakım işlerin boğucu tekdüzeliğinden de kurtulmak mümkün.  
İnsan, nefsinin tembelliğe meyline set çekebilmelidir. Başkaları çalışsın, bulsun sonra da ayağına kadar getirsinler diye beklememelidir. Belki bu en büyük asalaklıktır. Miskin ve tembel insanlar maalesef topluma kambur oluyorlar. Değer ve fayda üretemedikleri gibi üretilenlerin kıymetini bilmeden savurganlıkla tüketenler konumundadırlar.
Bu miskinler grubundan olan bir kesim daha var ki, onların bulundukları yerde konformist tavırlarından ödün vermemeleri birçok toplumsal iş ve faaliyeti sekteye uğratıyor. Verilen emekler heba ediliyor, yapılan masraflar hiç edilip gömülüyor ve toplumun beklediği hizmetler aksatılıyor. Bu kesim bir kısım memurlardır. Çalışanı ve üzerine düşeni hakkıyla yapanı tenzih ederim. Fakat bir kısım memurun da devlet kademelerine bir şekilde girip koltuğa kurulduktan sonra hızlı bir şekilde atalete ve tembelliğe kaydığını görüyoruz. 
Bunu devlet kurumlarından herhangi birine yolu düşen herkes fark etmiştir. İş ve hizmet üretmesi beklenen memur, karşılığında aldığı bir maaşı olduğunu unutarak işi savsaklamanın her yolunu denediğine şahit oluyoruz. İş üretmek üzere vazifelendirildiği halde bu işi yapmamak için bin dereden su getiriyor. Rahatını bozmuyor ve bu öldürücü salgın ortamında defalarca gelip giden vatandaşı boş yere uğraştırıyor. Zaman ve emek kaybının yanında toplumsal ahlakın bu davranışı sayesinde bozulduğunu ise hiç düşünmüyor bile. Mesaisine bekleyen vatandaşı düşünmeden gecikerek gelir, işi yürütürken sürüncemede bırakır. Hesap soranı karşısında bulmadığından olsa gerek kendi bildiğini kanun yapar. Maaşın geleceği kesin ya. “Salla başını, al maaşını!” gibi trajikomik bir felsefeye sahiptir böyleleri. Kendisini hiç yormadan maaşını alıp keyfini sürmekten başka düşündüğü bir değer yoktur. Devletin verdiği maaşı da yetersiz görür üstelik. Fazladan bir emek göstermediği, yapması gereken işleri bile hakkıyla yerine getirmezken bir de yüksek maaş beklentisinde olmaları yok mu? El insaf!
Devlet mekanizmalarının hantallığı bu tür memurlar yüzündendir. İşleyişin aksaması, adaletin yerine gelmesinin gecikmesinin sorumluları da onlardır. Sonra da hizmet görmeyen vatandaş “Nasıl bir devlette yaşıyoruz? Devlet yok mu ortada?” diye veryansın ediyor. Devletin somut bir şahsiyeti yoktur ki, tüzel kişidir. Düşünülmüyor ki devlet, devlet işlerini yürüten memurlardan oluşuyor. Görevi kötüye kullanma memurun marifetidir. İş ahlakı, hizmet disiplini olmayan insanlardan ne beklenebilir ki? Çalışıp çabalayıp kazandığını helal edenler azınlıktadır maalesef.    
Fakat belki bu da çalışan insanın imtihanıdır, bilinmez. Ancak yine de her tür gücü, imkânı elinden alınan ve zayıf bırakılmışlar anlamında mustazaf bir kesim insanı bu gruptan müstağni kıldığımı belirtmek isterim.   
Laf lafı açınca anlatılmak istenenin nirengi noktasından uzaklaştım sanırım. Şöyle toparlayayım. Rahata alışan insan, kafa konforunu bozup bir şeylerle uğraşmak üzere ayağa kalkmalıdır.  Topluma, insana fayda sağlayacak bir değer üretmek üzere harekete geçmek lazım gelir. Zaman, keskin dönüşlerin kökten değişimin yaşandığı bir zaman. Yeni sorunlar peyda etmekte, bu sorunlara kalıcı ve insanlığın geneline fayda sağlayacak çözümler bulunmalıdır. Her birey bu anlamda toplumuna değer katmalı, çözümün bir parçası olmalıdır. Çözümsüzmüş gibi ortaya çıkan ve insanı çaresiz bırakan gelişmelere teslim olmamalıdır. Korona salgını sürecini yaşadığımız bu dönemde önceden olmayan türde yepyeni sorunların çıktığı düşünülecek olursa, ne demek istediğim anlaşılabilir. Yeni sorunlar demek, yeni çözümler, yeni hal çareleri demektir. Belki bu yeni oluşumlar, toplumu dinamikleştirecek, harekete geçirecek ve belki de konformizmin insanın üstüne attığı ölü toprağını üzerinden silkeleyerek yenilenecektir insanlık. Durmaksızın hayrı düşünmeli, tembelliğe yer vermeden üretmeli, geliştirmelidir. İnsan hayatı böyle anlam kazanır ancak. Vesselam…

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Emine Güneş
    3 ay önce
    Günümüz insanının hastalıklarını ve içinde bulunduğu rehaveti çok güzel ifade etmişsiniz hocam. Allah razı olsun.