Hayat sahnesinde her insanın replikleri, dekoru ve kulisi kendine hastır. Ancak ne hikmetse, seyirciler arasından birileri sürekli sahneye fırlayıp elimizdeki senaryoyu yırtmaya ve bize nasıl oynamamız gerektiğini dikte etmeye çalışır. Üstelik bunu yaparken yüzlerine taktıkları o çok tanıdık, o çok steril maskeyi kullanırlar: "Ben senin iyiliğini düşünüyorum."
Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa bu cümle, bir başkasının özgür iradesine hoyratça müdahale etmenin en konforlu kılıfı mıdır?
İçinde yaşadığımız toplumda, sınır çizmek neredeyse bir suç, başkalarının hayatına burun sokmak ise bir "görev" gibi algılanıyor. Oysa madalyonun arkasında, kimsenin görmediği, bilmediği ve belki de tahmin bile edemeyeceği devasa savaşlar gizlidir. İnsan dediğimiz varlık; geceler boyu verilen gizli emeklerden, sessiz sedasız dökülen gözyaşlarından, ruhunu olgunlaştıran derin acılardan ve tek başına göğüslediği imtihanlardan inşa edilir. Kısacası; insan, kalbindeki fırtınayı da o fırtınadan geriye kalan enkazı da en iyi kendi bilir.
Birinin "senin için doğrusu bu" diyerek hayatımızın direksiyonuna geçmeye çalışması, sadece anlık bir can sıkıntısı yaratmaz; ruhumuzda derin yaralar açar. Dışarıdan gelen bu sürekli müdahaleler ve bitmek bilmeyen fısıltılar, bireyin kendi kararlarına olan güvenini zedeler. "Ben beceremiyorum, benim adıma hep başkaları seçmeli" duygusu yerleştikçe, kişi kendi hayatının figüranı haline gelir. Bu durum, bireyi kendi doğrusundan koparıp, başkalarının doğrularıyla yamalanmış yapay bir kadere sürükler. Sonuç mu? Yaşanamamış bir hayatın getirdiği ağır bir pişmanlık ve geç kalmışlık hissi.
Mesele sadece bireysel bir huzursuzlukla da sınırlı kalmıyor. Özgür iradeye yapılan bu müdahaleler, çığ gibi büyüyen toplumsal ve ruhsal bunalımları da beraberinde getiriyor. Kendi iç sesini dinlemesine izin verilmeyen, sürekli çevre baskısıyla yönlendirilen bireyler; depresyon, kronik kaygı ve aidiyetsizlik gibi psikolojik girdapların içine düşüyor. Toplumsal düzlemde ise bu durum, kendi ayakları üzerinde duramayan, sorumluluk almaktan korkan, sürekli onaylanma ihtiyacı güden ve en nihayetinde mutsuz insanlardan oluşan yılgın bir kalabalık yaratıyor. Birbirinin sınırlarına saygı duymayan bir toplum, samimiyetini kaybeder; geriye sadece görünürde "iyi niyetli" ama özünde birbirini tüketen bir ilişkiler ağı kalır.
İşin bir de vicdani boyutu var ki, belki de en ağır yükü o oluşturuyor. Bir insanın hayatına müdahale edip onu kendi yolundan döndürenler, o yeni yolun getireceği başarısızlıkların, mutsuzlukların ve kırgınlıkların sorumluluğunu asla üstlenmezler. İşler kötü gittiğinde, o çok bilmiş sesler anında çekilir ve insanı kendi yarattıkları o enkazla baş başa bırakırlar. Bir başkasının iradesini gasp etmek, onun yaşam hakkına ve deneyimleme özgürlüğüne ipotek koymaktır. Kul hakkı tam da burada başlar; birinin kendi rızasıyla yaşayacağı bir hayatı, "iyilik" adı altında elinden almaktan daha büyük bir vicdani vebal olamaz.
Sonuç olarak; her insan kendi hikayesinin tek meşru yazarıdır. İyi niyet, bir başkasının hayatını şekillendirme hakkını kimseye vermez. İnsanların iyiliğini gerçekten istemek; onlara ne yapmaları gerektiğini söylemek değil, düştüklerinde kalkacaklarına inanmak, seçimlerine saygı duymak ve sadece talep ettiklerinde yanlarında olmaktır. İyilik maskesi ardına gizlenen bu müdahalelere artık bir son verilmelidir; çünkü zorla dikilen bir elbise, hangi kumaştan olursa olsun ruha dar gelir. Bırakalım herkes kendi imtihanından geçsin, kendi hatalarını yapsın ve kendi doğrularını bulsun. Çünkü insan, ancak kendi seçtiği yolda yürürken gerçekten "yaşıyor" demektir.
Fazile Aşar Aydınalp
Yorumlar
Kalan Karakter: