CEMİLE
İnsanoğlu, varoluşundan bu yana hayatı anlamlandırmak, düzeni sağlamak ve bir arada güvenle yaşayabilmek için kurallar, gelenekler ve kurumlar inşa etmiştir. Evlilik de bu güvenli limanların, toplumsal aidiyetlerin en kıymetlilerinden biridir. Ancak bazen hayatın akışı ve insan ruhunun derinlikleri, bizi kuralların ötesinde, kelimelerle tarif etmekte zorlandığımız bambaşka hakikatlerle yüzleştirir. Cengiz Aytmatov’un ölümsüz eseri Cemile’yi bugün yeniden okuduğumuzda, hissettiğimiz şey toplumsal normlara bir başkaldırıdan ziyade; insan kalbinin, o görünmez ve derin ruh bağlarını arayış öyküsüdür.
Hikâye, II. Dünya Savaşı’nın o karanlık, kaygılı ve cephe gerisindeki durağan günlerinde geçer. Cemile, törelerin ve aile hukukunun gerektirdiği gibi, cephedeki kocası Sadık’ı bekleyen genç bir kadındır. Buraya kadar her şey toplumsal kabulün içindedir. Ancak Aytmatov, kahramanının iç dünyasındaki o sessiz yalnızlığı bize çok ince detaylarla aktarır. Sadık’ın cepheden gönderdiği mektuplarda, satır aralarına sıkışmış o resmiyet ve sevgisizlik, Cemile’de psikolojik bir yabancılaşma yaratır. Sadık kötü bir insan olduğu için değil, belki de dönemin şartları gereği, Cemile’yi duyguları olan bir eşten ziyade, uzakta bırakılmış bir "emanet" gibi görmektedir. İnsan psikolojisi ise sadece yükümlülüklerle, kuru mektuplarla beslenemez; görülmeye, duyulmaya ve hissedilmeye ihtiyaç duyar.
İşte bu duygusal boşluğun ortasında sahneye Daniyar çıkar. Savaştan hem bedenen sakatlanarak hem de ruhsal travmalarla dönmüş, köy halkının tam olarak bağrına basamadığı sessiz bir "yabancı"dır o. Daniyar’ın içe kapanıklığı, aslında savaşın vahşetine ve insanlığın yitişine karşı ruhunun geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır. İki yalnız insan, cepheye tahıl taşımak üzere aynı arabada buluştuğunda, aralarında kelimelerden bağımsız bir köprü kurulmaya başlar.
Kitabın en can alıcı kırılma noktası, o meşhur araba yolculuğunda Daniyar’ın birden söylemeye başladığı türküdür. Bu türkü, sadece bir melodi değil; Daniyar’ın toprağa, yaşama ve aşka duyduğu derin tutkunun serzenişidir. Cemile, o güne kadar etrafındaki erkeklerde gördüğü kaba gücün ya da kocasının mektuplarındaki ruhsuzluğun aksine, ilk kez ruhu olan, acısını ve sevgisini sesine dökebilen bir adamla karşılaşır. Buradaki çekim, anlık bir heves veya fiziksel bir arzu değildir; iki yaralı ve sıkışmış ruhun aynı özgürlük notasında, aynı frekansta buluşmasıdır.
Cemile’nin hikayesini basit bir "sadakatsizlik" parantezine alarak okumak, Aytmatov’un bize sunduğu psikolojik derinliğe haksızlık olur. Cemile, gelenekleri çiğnemek için yola çıkmamıştır; o, mektuplardaki sevgisizliğe ve kendisini görünmez kılan o düzene karşı, varlığının fark edildiği, ruhunun yankı bulduğu o tek sese doğru sürüklenmiştir. Bu, bir kurallar çatışmasından ziyade, bir varoluş mücadelesidir.
Aytmatov, bu aşkı bize doğrudan Cemile’nin değil, küçük kayınbiraderi Seyit’in gözünden anlatarak muazzam bir derinlik daha katar. Seyit, bu iki insanın arasındaki o saf, kelimesiz ve derin bağı izledikçe içindeki resim yapma tutkusunu, sanatı keşfeder. Buradan anlarız ki; gerçek sevgi sadece yaşayanları değil, ona uzaktan şahit olan bir çocuğun ruhunu bile güzelleştiren, onu dönüştüren şifalı bir güce sahiptir.
Bugün bu güzel eserin sayfalarını kapatırken sormamız gereken soru, kuralların doğruluğunu tartışmak değil, insan ruhunun ihtiyaçlarını anlamaktır: Sevgi, sadece kağıtlar üzerindeki imzalarda ve toplumsal onaylarda mı yaşar, yoksa iki insanın birbirinin sessizliğini bile paylaşabildiği o görünmez gönül bağında mı?
Cemile ve Daniyar, bozkırın sonsuzluğuna doğru yürürken, arkalarında topluma bir öfke değil; sevgisiz bir ömrün yükünü bıraktılar. Çünkü biliyorlardı ki; toplumsal yapılar hayatımızı düzene koyabilir, ama insanı ancak kalpten kalbe kurulan o samimi ve derin frekanslar gerçekten "yaşatabilir."
Fazile Aşar Aydınalp
Yorumlar
Kalan Karakter: