Galapagos’a dair anlatılan tüm hikayelerin içinde, beni en çok sarsan ve orayı sadece bir "doğa harikası" olmaktan çıkarıp derin bir duygu atlasına dönüştüren şey, adanın sakinlerindeki o akılalmaz masumiyettir. Orada deniz aslanları sahilde yanı başınızda uykuya dalar, hiç tanımadığınız bir kuş gelip omzunuza konar. Çünkü orada korku evrimleşmemiştir. İnsanoğlunun dünyaya yaydığı o kadim tehdit, bu adaların kıyısına vurup erimiştir. Galapagos, bize güvenir. Doğanın insanla kurduğu bu en saf, en korkusuz bağ, aslında yeryüzünde kaybettiğimiz o cennet bahçesinin ta kendisidir. Düşünebiliyor musunuz; bir yere korkusuzca güvenebiliyorsunuz ve o yer de size güveniyor. Güven probleminin had safhada olduğu ve insanların artık herkesten ve her şeyden saklanarak yaşadığı bir çağda, ne muazzam bir ayrıntı;güven!
Fakat bu büyüleyici güzelliğin sinesinde, dünyanın en asil ve en hüzünlü yalnızlığı da saklıdır: Okuduğumda hem hayran kaldığım hem de gözyaşlarına boğulduğum, Yalnız George’un hikayesi.
George, Pinta Adası’nın son dev kaplumbağasıydı. Yüz yılı aşkın ömründe, kabuğunda koskoca bir yüzyılın sessizliğini taşımış ve belki de bildiği hiçbir sırrı, hiçbir kimseye söylememişti. Bilim insanları yıllarca onun soyunu kurtarmak, ona dünyada yalnız olmadığını fısıldayacak bir eş bulmak için çırpındı durdu. Dünyanın dört bir yanından gözler ona çevrilmişti. Ama George, adaların o dingin bilgeliğiyle, kendisine sunulan tüm beyhude çabaları mağrur bir sessizlikle izledi.
O, sitem etmeyen bir vazgeçişin simgesiydi. Kendisinden önce yok edilen soydaşlarının yasını tutar gibi, dünyada kendi türünün son temsilcisi olmanın ağırlığını o devasa kabuğunda taşıyarak yaşadı. 2012 yılında, arkasında bir eş, kendinden bir iz bırakmadan bu dünyaya veda ettiğinde, sadece bir kaplumbağa ölmedi; insanlığın doğaya karşı işlediği o eski, bencil günahların en hüzünlü faturası George’un sessiz gidişiyle mühürlendi.
George’un hikayesi, bize bir yenilgiyi değil, aslında bir duruşu anlatır. -Yani, en azından ben böyle düşünüyorum- O, hırslarla dolu dünyamıza inat, kendi yalnızlığıyla barışık, kendi sınırlarında mağrur bir hükümdar gibi yaşayıp gitti. Tıpkı aşkın fırtınalarından yorulup kendi içine çekilen, kapılarını dış dünyaya kapatıp kendi ışığıyla parıldayan bir ay taşı gibi...
George da bu dünyanın gürültüsüne kapılarını kapatmış, kendi asil yalnızlığının zirvesinde noktalamıştı ömrünü.
Bugün Galapagos’ta dalgalar hala lav kayalarını dövüyor, deniz iguanaları güneşin altında parıldıyor ve albatroslar uçsuz bucaksız göğe kanat açıyor. Adalar hala çok güzel, hala büyüleyici. Ama rüzgâr Pinta Adası’nın yamaçlarından her estiğinde, kulak kabartanlar o sssiz fısıltıyı duyabiliyor: Dünya ne kadar kalabalık olursa olsun, bazen en asil varoluş, kendi içindeki o eksilmeyen ışığa güvenip, son ana kadar kendi tahtında, dimdik ve yalnız kalabilmektir.
Ne dersiniz, belki bir gün, gönlümüzün yükünü bırakarak; tüm baskı ve zulümlerden uzakta, başımızı Galapagos’un, güven veren göğsüne yaslama imkânı buluruz.
Güvenebilmek ve güvenilir olabilmek ümidiyle…
Fazile Aşar Aydınalp
Yorumlar
Kalan Karakter: