“Erdem” diye öğretilen şeyin gerçekten erdem olup olmadığını hiç düşündün mü?!...
Çünkü bazı insanlar, boynu büküklüğü tevazu sandı… Kendi ışığını kısmayı ve bastırmayı olgunluk… Sürekli eksik yaşamayı sabır… Susturulmayı ahlâk… Yok sayılmayı kader… Acıyı ise kutsallık…
Oysa hakk'ikat bize bambaşka bir yerden bakıyordu.
Gerçek erdem; hayattan elini eteğini çekip, kendini karanlık bir köşede çürütmek değildir. Kendini küçültüp, potansiyelini bastırıp, “azla yetinmek” adı altında ruhunu hapsetmek hiç değildir.
Çünkü Allah’ın yarattığı hiçbir öz, ezilsin, değersizleşsin ve çürüsün diye var edilmedi. Bir tohumun görevi toprağın altında kalmak değil, çatlayıp göğe doğru yükselmektir.
İnsan da böyledir… Bir tohumdur yücelere yüzü dönük...
Bazıları sana diyecek ki: “Çok isteme.” “Çok parlaman doğru değil.” “Mutluluk seni bozar.” “Güç kirletir.” “Zenginlik insanı ahlâksız yapar.”...
Ve fark etmeden bilinçaltına şu kod işlenecek: “Acı çekiyorsan değerlisin.”
İşte en büyük kırılma da burada başlıyor...
Çünkü acıyı kutsallaştıran sistemler, insanın içindeki ilahî cevheri uyandırmasından korkar. Boynu eğik insan yönetilir. Kendinden şüphe eden insan sömürülür. Kendi gücünden korkan insan, başkalarının düzenine hizmet eder...
O yüzden yüzyıllardır birçok insanın zihinine şu senaryo işlendi: İyiler hep kaybeder veya hüzünlüdür. Aşk acıyla ölçülür. Fakirlik ulvîdir. Kendini feda etmek erdemdir. Ne kadar sustuysan, o kadar olgunsundur…
Ama hakk'ikat şudur sevgili arkadaşım:
Gerçek erdem; gücün varken zalim olmamaktır. Paran varken kibire, cimriliğe veya israfa düşmemektir.
Bolluğun içindeyken vicdanını kaybetmemektir. Yükselirken kalbini koruyabilmektir. Başarılı olduğunda kibir yerine merhameti seçebilmektir. Kendi ışığını söndürmeden her zaman başkalarına da ışık olabilmektir. Diğerlerinin başarısına ve varlığına mutluluk duyabilmektir.
Çünkü mesele yok olmak değil… Mesele, varlığını Hakk ile hizalayabilmektir.
Bir nehir düşün… Doğa kendini kısmıyor. Ağaç meyve vermekten utanmıyor. Güneş ışığını azaltmıyor ve seçmiyor. Galaksiler genişlemekten çekinmiyor.
Evrenin özü daralma değil; sistematik olarak genişlemedir.
İnsan neden kendi ruhunu kıstıkça ve daralttıkça “iyi” olduğuna inandırıldı?
Belki de gerçek tevazu; kendini küçültmek değil, sana verilen emaneti kibirsizce ve adilce taşıyabilmektir.
Çünkü Allah, insanı sefalet içinde sürünsün diye değil; şahit olsun, üretsin, güzelleştirsin, korusun, hakk'ikati yeryüzünde görünür kılsın ve adil olarak dağıtsın diye yarattı.
Ve aşk…
Aşk bile acının yarışına çevirildi. Oysa iki insanın acıda kalarak birbirini tüketmesi değil; birbirini büyütmesi, genişlemesi ve derinleştirmesi gerekiyordu.
Birinin ışığı diğerini söndürüyorsa, orada sevgi değil bağımlılık vardır. Çünkü hakk'iki sevgi; ruhunu küçültmez… Genişletir.
Şimdi yeni bir çağ başlıyor.
Sefaleti erdem diye yutturan kodlar çözülüyor. İnsanlar ilk kez şunu fark ediyor:
Kendini gerçekleştirmek bencillik değildir. Parlamak kibir değildir. Bolluk günah değildir. Mutluluk suç değildir. Başı dik olmak ukalâlık değildir. İnsanların yüzüne, gözünün içine bakmak ahlâksızlık değildir. Güç de karanlık değildir…
Bilinçsiz güç karanlıktır ancak.
Hakk'ikatle birleşen güç ise rahmettir.
Artık bazı ruhlar şunu söylüyor: “Boynumu bükerek değil, omurgamı doğrultarak yürüyeceğim.” “Kendimi küçülterek değil, öz'ümü açığa çıkararak yaşayacağım.” “Acıyla değil, bilinçle olgunlaşacağım.” "Gözü kapalı kadercilikle değil, bilinçli kabul ve teslimiyetle ilerleyeceğim!"...
Çünkü Anka kuşu küllerinden doğarken kendini yok etmedi… Öz'ünü hatırladı. Ve bambaşka dirildi...
Ve belki de insanın en büyük imtihanı; acıya ne kadar dayanabildiği değil, ışığını ne kadar taşıyabildiğidir… Hatırla ve parla!...
Y'ol'umuz her daim sev'gi'de buluşsun ve selâm ol'sun Can'lar...
Peri'han Taşdemir...
...
..
.
Yorumlar
Kalan Karakter: